MEDİCANA SAĞLIK GRUBU UZMANLARI, KRONİK HASTALIĞI OLANLAR İÇİN SAĞLIKLI YAŞAMA REHBERİ HAZIRLADI.

Kronik hastalıkları ne kadar tanıyoruz? Kronik hastalıkların risk faktörleri, korunma ve tedavi yöntemleri nelerdir? Kronik hastalığı olanlar yaşam kalitelerini nasıl artırabilir?

Kronik hastalıklar, hastanın yaşam biçiminde ciddi değişikliklere yol açabilir. Alınacak önlemlerle kişinin yaşam kalitesini yükseltmek mümkündür.

Kronik hastalıklar ve sağlıklı yaşam rehberi

Kronik hastalıklar nelerdir? Hangi hastalıkta nelere dikkat etmek gerekir? Kronik hastalığı yaşamının bir parçası olanlar hayat kalitelerini nasıl yükseltebilir? Medicana Sağlık Grubu uzmanları, başlıca kronik hastalıkların nedenlerini, tedavi yöntemlerini ve hastalıkla birlikte daha sağlıklı yaşamak için yapılması gerekenleri anlattı.

  • Kronik hastalık nedir?

    Yavaş ilerleyen, 3 ay ve daha uzun süreli, birden fazla risk faktörünün neden olduğu, genellikle komplike bir seyir gösteren ve kişinin yaşam kalitesini etkileyen hastalıklar kronik hastalıklar olarak tanımlanır. Hipertansiyon, şeker hastalığı, koroner kalp hastalıkları, kronik akciğer hastalıkları, böbrek hastalıkları ve kanserler kronik hastalıkların başlıcaları olarak sayılabilir. Kronik hastalıklar tüm dünyada, gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerin tümünde, ölüm nedenlerinin başında yer alıyor. 2008 yılında dünya çapında meydana gelen 57 milyon ölümden 36 milyonu yani yaklaşık üçte ikisi kardiyovasküler hastalıklar, kanserler, diyabet ve kronik akciğer hastalıklarını içeren bulaşıcı olmayan hastalıklardan kaynaklandı. Özel Medicana Konya Hastanesi İç Hastalıkları Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Bülent Koçer, kronik hastalıkların risk faktörlerini şöyle sıralıyor: İlerleyen yaş en güçlü etmen. Erkeklerde 45, kadınlarda 55 yaşından sonra her on yıl kronik hastalık riskini 1.8 kat arttırıyor.
    Ailede serebrovasküler veya periferal hastalık hikayesinin olması
  • Erken menopoz
  • Sigara kullanmak
  • Obezite
  • Aşırı alkol kullanmak                                                                                    
  • Sağlıksız beslenme                                                                                         
  • Aşırı tuz kullanımı
  • Hareketsiz yaşam

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre sigara kullanımı, sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam ve aşırı alkol tüketimi gibi risklerin ortadan kaldırılması durumunda kalp hastalıkları, inme ve tip 2 diyabet vakalarının yüzde 80’i, kanser vakalarının ise üçte birden fazlası önlenebilir. Peki hastalık kapınızı çaldıysa nelere dikkat etmek gerekiyor?

HİPERTANSİYONLA YAŞAMAK…

Hipertansiyon atardamarlardaki kan basıncının artmasıyla oluşan kronik bir hastalıktır. Bu basınç kalp ritmini arttır ve zamanla kalp kasına zarar verir. Hipertansiyon tedavisinde antihipertansif ilaç tedavisinin yanı sıra yaşam tarzında bazı değişiklikler yapılması gerekir. Aksi taktirde hastalık, kalp yetmezliği ve buna bağlı kardiyovasküler sorunlar, böbrek hastalıkları gibi farklı problemlere neden olabilir. Dünyada 600 milyon hipertansiyon hastası bulunuyor. Yaşam biçiminin değiştirilmesi yoluyla hipertansiyon hastalarının yaşam kalitesinin yükselmesi sağlanabilir. Hipertansiyon hastaları yaşamlarında ne gibi değişiklikler yapmalı sorusnun cevabına gelince;

  • Her şeyden önce hastalığın erken tanısı çok önemlidir,
  • Sağlıklı beslenmeye çok dikkat edilmeli, özel bir program hazırlanmalıdır.
  • Kilo alınmamalıdır,
  • Hipertansiyon hastası tuzu hayatından çıkarmalıdır.
  • Zararlı alışkanlıklardan uzak durulmalıdır,
  • Uygun egzersizle hareket edilmelidir,
  • Düzenli doktor kontrolü ve ilaç takibi önemlidir,
  • Mümkün olduğunca stres ve gerginlikten uzak durulmalıdır.

DİYABETLE YAŞAMAK

Diyabet, tüm dünyada hızla büyüyen bir sorun öyle ki tanı almış veya almamış tüm diyabetlilerin bir araya gelmesi durumunda dünyanın en kalabalık üçüncü ülkesini oluşturabileceği tahmin ediliyor... Ülkemizde ise orta yaşlıların yüzde 17'si, yaşlıların ise yüzde 30’undan fazlası diyabetik... Kontrol edilmediği takdirde önemli sağlık sorunlarına yol açan bu hastalık ile alınacak bazı tedbirlerle kontrol edilebilir..  Peki uzmanların bu "kalabalık ülkenin" insanları için önerileri ve uyarıları neler?

Medicana International Ankara Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolik Hastalıklar Uzmanı Dr. Yavuz Selim Demir Diyabet hastalığına ilişkin önemli bilgiler verdi.

Tanısı konmamış pek çok hasta var!

Çok sayıda insan, diyabet hastası olduğu halde tansı konmadan yaşamaya devam ediyor oysaki erken tanı hastalığın tedavisi ve başka hastalıklara yol açmaması için önem taşıyor.  Bu yüzden risk grubunda olan,

  • Obez veya kilolu olanlar (BKİ'si 25 kg/m2 ve yükseği)
  • Bel çevresi kadında 90 cm ve üstü, erkekte 96 cm ve üstü olan kişiler,

40 yaşından itibaren üç yılda bir tercihen APG ile diyabet taraması yaptırmalıdır. Ayrıca BKİ'si 25 kg/m2 ve yükseği kişilerin risk gruplarından birine mensup olmaları halinde, daha genç yaşlardan itibaren ve daha sık araştırılması gereklidir.

Diyabet başka hangi hastalıklara yol açabilir?


Diyabet gerekli tedbirler alınmazsa böbrek yetmezliği, kalp ve damar hastalıkları, sinirlerde harabiyet, ciddi enfeksiyon hastalıkları ve cinsel işlev bozuklukları gibi sonuçlar doğurabilir. Erişkin yaştaki diyabet, en önemli körlük nedeni olan diyabetik retinopatiye neden olabilir.

Diyabet hastaları nasıl beslenmeli?


Sağlıklı beslenmenin diyabet tedavisinin temel taşı olduğuna işaret eden Medicana Ankara Beslenme ve Diyet Uzmanı Gülçin Ergazi, kişiye özel, sağlıklı bir beslenme programı olmadan şeker kontrolü sağlanamayacağına dikkat çekiyor. Her hasta birbirinden farklı olduğu için beslenmeleri de farklılık gösterir. Doğru planlanmış bir tıbbi beslenme programı ile diyabete bağlı oluşabilecek hastalıklar önlenebilir ya da geciktirilebilir. İnsüline olan gereksinim azaltılarak kan şekeri normale yakın düzeyde tutulabilir, hipo ve hiperglisemi önlenebilir. Yeterli ve dengeli bir beslenme alışkanlığı sonucu ideal vücut ağırlığının sağlanması kolaylaşır. Yaşam süresi ve kalitesi yükselir.

Ergazi’ye göre, sağlıklı beslenmek için, vücudun ihtiyacı olan besin öğelerini içeren besinleri gün içinde yeterli miktarda ve dengeli bir şekilde tüketmek gerekiyor. Diyabetin varlığı sevilen yiyeceklerden uzaklaşmak anlamına gelmiyor.  Besinlerin çeşidi, miktarı ve zamanı konusunda belirli bir denge olması yeterli. Aslında diyabeti olsun olmasın tüm insanların sağlıklı bir yaşam için yemeleri gereken yiyecekler aynıdır. Bu beslenme şekli sağlıklı ve kaliteli bir hayatın en önemli kuralı ve ilk adımı. Besinlerin zamanında ve önerilen miktarlarda tüketilmesi insülinin daha dengeli kullanılmasını ve insüline olan ihtiyacın azalmasını sağlar. Uzun aralıklarla düzensiz saatlerde yemek yenilmesi hipo ve hiperglisemiye yol açar, kilo sorunlarının ortaya çıkışını kolaylaştırır. Günde iki öğün tüketen kişilerde şişmanlık görülme oranı yüzde 69 iken, öğün sayısı 6 olanlarda bu oran yüzde 17’ye düşüyor.

Diyabet hastaları evde bakımları sırasında nelere dikkat etmeli?

Yaşamın her anında dikkat isteyen ve insülin uygulaması gerektiren bu hastalığın doğası gereği, diyabet hastaları biraz da kendi kendilerinin doktorları olmak zorundadırlar. Hastaların eğitim almaları önemlidir. Medicana International Ankara Hastanesi Diyabet Eğitim Hemşiresi Sevilay Sungur,  diyabet hastaları için dikkat edilmesi gereken konuları sıraladı:
Evde kendi kendini izlem: Diyabetli bireyler evde de kendi kendini izler. Bu nedenle; kan şekeri ölçüm cihazının kullanımı, ölçüm sırasında dikkat edilecek konular, hedef değerler, atıkların ayrıştırılmasını öğrenmeleri gerekir.

Egzersiz: Diyabetliler egzersize başlamadan önce kan şekeri ölçümü yapmalıdır. Eğer kan şekeri 100 mg/dl altında, 240 mg/dl üzerinde ise egzersiz yapmamalıdır.100mg/dl altında ise egzersiz sırası veya sonrasında hipoglisemi (kan şekerinin 70mg/dl altına düşmesi) söz konusu olabilir. Eğer kan şekeriniz 240 mg/dl üzerinde ise kan şekeriniz daha da yükselebilir. Egzersiz ana öğünlerden birinden yaklaşık bir saat sonra, en az haftada 3 gün ve en az 30 dakika yapılmalıdır. Diyabetli kişi böbrek, göz veya kalp-damar hastalığı açısından değerlendirilmelidir. Eğer bu organlarda sorun varsa ağır egzersizlerden kaçınmalıdır.

İnsülin uygulama: Hastalar insülin uygulama tekniği, bölgeleri, taşıma- saklama, yemekle ilişkisi ve seyahatte insülin kullanımı konularında bilgilendirilirler.

Ayak bakımı ve muayenesi: Diyabetlilerde ayak bakımı önemlidir. Diyabet ayaklardaki damar ve sinir yapısını etkiler ve bozar. Ayak sağlığını korumanın ilk koşulu iyi bir diyabet kontrolü ve iyi ayak bakımıdır. Bu nedenle diyabetli birey günlük ayak bakımını öğrenmek ve uygulamak durumundadırlar.

Rutin kontroller: Muayene sonuçlarına göre sıklığı değişebilir. Yıllık muayene önerisi normal bulunan sonuçlar içindir. Rutin kontroller; düzenli aralıklarla evde yapılan ölçümlerin diyabet ekibi ile paylaşılması, üç ayda bir doktor muayenesi (özel durumlarda daha kısa veya uzun aralıklarla muayene), her yıl bir kez gözdibi muayenesi, her yıl bir kez mikroalbumin testi (böbreklerle ilgili), her yıl bir kez grip aşısı, yaşam boyu bir kez pnömoni aşısı ve her yıl bir kez ayak muayenesi olarak sıralanabilir.

Yapay pankreas 2017'de bekleniyor

Uzm. Dr. Yavuz Selim Demir, diyabet tedavisinin beslenme, egzersiz, ilaç tedavisi, cerrahi tedavi ve alternatif tıptan oluştuğunu söyledi. Diyabet tedavisinin kişiselleştirilmesinin önemini vurgulayan Demir, yapay pankreasta bağlantı sorununun çözümüne çalışıldığını, bununla birlikte cihazın 2017 yılında günlük kullanıma girmesinin beklendiğini de ekledi.

Diyabetle ilgili çarpıcı bilgiler…

  • Her üç saniyede, bir kişi diyabet tanısı alıyor.
  • Her on saniyede bir kişi diyabete bağlı nedenlerle hayatını kaybediyor.
  • Her yirmi saniyede bir diyabete bağlı böbrek yetmezliği ve felç gelişiyor.
  • Diyabetlilerin kalp-damar hastalığına yakalanma riski dört kat daha yüksek.
  • Diyabet nedeniyle her 30 saniyede bir kişi bacağını kaybediyor.

KANSERLE YAŞAMAK

Kronik hastalıklar arasında yer alan en önemli hastalıklardan biri olan kanserde genetik faktörler önemli olsa da asıl belirleyici olan sigara, sağlıksız beslenme, enfeksiyonlar ve çevresel faktörler. Yani yaşam biçimimizi değiştirdiğimizde kanseri ciddi oranda kontrol etmemiz mümkün.

Kanserin kronik hastalıklar içindeki yerini değerlendiren Medicana Beylikdüzü Hastanesi Medikal Onkoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Mutlu Demiray yaşam biçimimizin hastalıkların belirlenmesinde en önemli etken olduğunu belirtiyor. “Kanserde genetik faktörler rol alır ancak bunun oranı sadece yüzde 5-6’dır. Kanserin temel nedenleri daha çok sigara, beslenme, enfeksiyonlar ve çevresel faktörler olarak sıralanabilir. Bu dört madde neredeyse kanserin yüzde 90'ından sorumludur. Yani yaşam alışkanlıklarımızı düzelttiğimizde kanseri ciddi oranda kontrol edebiliyoruz. Sigarayı bırakmak, sağlıklı beslenmek, ki bunun temelinde karbonhidratlardan uzaklaşmak gelir, kanseri büyük oranda engeller.”

Kanserde genetik faktörler riski ne kadar arttırıyor?

Ailesinde kanser olan kişilerde kanser olma olasılığı artmaz. Ancak belirli kanser tiplerinde genetik geçiş önemlidir. Yumurtalık kanserlerinin yaklaşık yüzde 10'unda genetik geçiş vardır. Ayrıca ailesinde meme kanseri hikayesi olan kişilerde meme kanseri riski, olmayanlara göre 2 kat fazla. Ailede genç yaşta kanser görülmesi veya 3 kuşakta benzer kanserlerin görülmesi ailesel riskleri arttırır. Bunun yanında ailede birden fazla kanser görülmesi de ailesel olmayabilir. Bu noktada önemli olan taramaların dikkatli ve zamanında yapılmasıdır.

En çok hangi kanser türlerinde genetik faktörler etkili?

Meme kanseri, yumurtalık kanseri, bağırsak kanserleri özellikle ailesel geçiş gösterir. Ancak bu kanserlerin yüzde 90’dan fazlasının ailesel özellik taşımadığı da unutulmamalı.

Ailede bir kanser hikayesi var. Bu, ömür boyu riskli grupta olduğumuz anlamına mı geliyor?

Böyle bir yargı çok yanlış. Öncelikle mevcut kanserin gerekli testlerinin yapılarak ailesel geçiş gösterdiğinin tespiti gerekli. Bu noktada temelde önemli olan ailesinde kanser olan bireylerin mutlaka danışmanlık almaları ve taramalarını titizlikle yaptırmaları.

Bu konuda önleyici ne gibi tedbirler alınabilir?

Genetik olarak kanser riskiniz saptansa bile esasen yapacaklarınız standart. Sigara ve alkolden kaçınmak, sağlıklı beslenmek ve spor. Genetik risk faktörünüz yoksa da bunları yapmanız gerekiyor. Ancak ailede erken yaşta meme kanseri varsa ve diğer bireylerde genetik danışmanlık sonrası kanser riskinin yüksek olduğu sonucuna varılmışsa koruyucu operasyon planlanabilir.

GEBELİK DÖNEMİNDE KRONİK HASTALIKLA YAŞAMAK

Kalp ameliyatı olmuş ya da kalp krizi geçirmiş bir anne adayını nasıl bir gebelik dönemi bekliyor? Kemoterapi almış, böbrek nakli geçirmiş ya da diyabetli anne adayları sağlıklı bir gebelik yaşayabilir mi?
Medicana Çamlıca Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum, Tüp Bebek, Jinekolojik Minimal İnvaziv Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Ömer Faruk Vanlıoğlu, kronik hastalıklara sahip anne adaylarının yakın takip ve tedavileri düzenlendikten sonra gebe kalmalarında sakınca olmadığını söylüyor. Ancak gebelik takip sıklığının diğer gebelere göre daha fazla ve daha özellik göstermesi gerektiğinin altını çiziyor.

Kalp hastalıkları yaşayan anne adayları

Gebelik 9 ay boyunca metabolizmanın değiştiği bir süreç. Gebe kalmadan önce anne adayının rutin tetkikleri yaptırması gerekiyor. Özellikle kardiyak problemleri olan anne adayları yakın takibe alınmalı, çünkü gebelik başlı başına kalbi yoran bir süreç. Bu süreçte kan volümü artar ve kalp daha fazla kan pompalamaya maruz kalır yani kalbin iş yükü artar. Özellikle 5. gebelik ayından sonra kalp daha fazla yorulur. Önceden kalp krizi geçirmiş anne adaylarının gebelik planlamadan önce kardiyoloji ve kadın doğum uzmanına başvurarak, her iki doktorun vereceği karardan sonra gebelik planı yapması uygun olur.

Kalp ameliyatı, özellikle kalp kapakçığı operasyonu geçirmiş anne adaylarının da yine gebelik öncesi kadın hastalıkları ve doğum uzmanına başvurarak kardiyoloji ile ortak konsültasyonunun yapılması gerekir. Özellikle kalp kapakçığı, metal kapakçık ile değiştirilmiş anne adayları ömür boyu kan pıhtılaşmasını engelleyici ilaç kullanmak zorundalar. Gebe kaldığında ise INR denilen laboratuvar testi yapılarak kanı sulandıran ilacın dozunun ayarlanması gereklidir. Gebelik, kan pıhtılaşmasını arttırıcı bir süreç olduğundan çoğu zaman cilt altından yapılan enjeksiyonlarla gebeliğin sonuna kadar devam edilmelidir.

Kalp krizi geçirmiş bir anne adayı için ana problem, gebelik esnasında artan kalp yükünün taşıyıp taşımayacağına karar verilmesidir. Bu amaçla stres testleri yapılarak gebeliğe izin verilebilir, bazen uygun olmayan ve kalp yetmezliği gelişen ileri yaş anne adaylarında gebeliğin oluşmasına izin verilmeyebilir. Yapılan testler bu konuda yol gösterici olur.

Kanser hastası ya da kanser geçmişi olan anne adayları

Kemoterapi uygulaması, kanser hücrelerinin hücre bölünmesini durdurmak ve azalmak amacıyla kullanılır. Ancak kullanılan ilaçlar diğer vücut hücreleri üzerinde de negatif etkiye sahiptir. Yumurtalık dokusu da bu olumsuz etkilenen organlardan birisidir. Erken yaşta kullanılan kanser ilaçları yumurtalık dokusunda azalmaya ve erken dönem menopoz bulgularının ortaya çıkmasına neden olur. Bunu önlemenin yolu, seçilen kemoterapik ilaç ve dozuna bağımlı olarak değişebilir ancak ideali ve kabul göreni; kemoterapi başlamadan önce yumurtalık dokusunun dondurulması seçeneğidir. Bu işlem iki yolla yapılabilir:
-Laparoskopi yöntemi ile yumurtalıktan doku alınması ve bunun laboratuvar şartlarında sonradan kullanılmak üzere saklanması,
-Tüp bebek tedavisi yapıyormuş gibi yumurtalık hücrelerinin uyarılması ve vaginal yoldan sedasyon anestezisi altında ultrasonografi eşliğinde uygun iğne ile girilerek yumurtalık hücresinin alınması ve daha sonrasında kullanılmak üzere dondurulması.
Kemoterapi yapılacak hastalarda kemoterapi başlamadan önce bu işlemleri uygulamak, sonrasında yumurtalıkların işlevini kaybetmesi gibi üzücü olan sonuçlarla karşılaşmamak için önerilir. Kanser hastalarında kemoterapi yanında radyoterapi uygulaması da yapılır. Yalnızca radyoterapi uygulaması yapılacak kanser hastası anne adayı gurubunda, yukarıda anlatılan yöntemlerden farklı olarak laparoskopik olarak yumurtalıkları radyoaktivite verilecek alandan uzaklaştırma operasyonu planlanabilir. Bu işlemin adı 'laparoskopik ovariyan transpozisyon' operasyonudur. Böylece yalnızca radyoaktivite uygulanacak anne adaylarının yumurtalık rezervleri korunmuş olur.

Böbrek nakli olan anne adayları

Gebelik annenin kalbini yorduğu kadar böbrekleri üzerine de ek bir yük bindirir. Herhangi bir nedenle böbrek nakli olmuş bir kadının gebe kalma isteğine ancak böbrek fonksiyon testlerinin normal olması, nefroloji ve transplant cerrahının uygunluk vermesi koşuluyla izin verilebilir. Gebelik özellikle beşinci aydan sonra yakın takip edilmelidir. İlerleyen gebelik haftasında rahim büyümesi nedeniyle, transfer edilen böbrekte idrar yolunda baskıya bağlı değişiklikler olabilir. Ultrasonografi ile sıkı kontrolü gerekir. Aynı zamanda böbrek fonksiyon testleri de sık aralıklarla yapılmalıdır. Böbrek nakli olmuş gebelerde, gebeliğe bağlı hipertansiyon, idrar yolu enfeksiyonu daha sık görülür. Uygun tedavisi zaman geçirmeden yapılmalıdır.

Diyabetli anne adayları

Diyabeti olan bir anne adayının gebe kalmasında herhangi bir sakınca yok. Ancak diyabetin anne adayı üzerinde organ etkilenmesi varsa öncelikle en çok etkilenen organlar olan kalp, göz ve böbrek incelemesi yapıldıktan sonra gebelik oluşumuna izin verilmelidir. Gebelikte diyabeti iki başlığa ayırabiliriz. Eğer diyabet, gebelik esnasında ortaya çıkmış bir durumsa buna 'gestasyonel diyabet', eğer anne adayının diyebet hastası olduğu bir durum söz konusu ise buna da 'pregestasyonel diyabet' denir. Gebeliğin 24 -28 haftalarında 50 gr glikoz ile tarama testi yapılır. Kan şekeri 140 mg/dl ve üzerinde ise gebeye bu kez 100 gr glikoz ile yükleme testi yapılır. 0. dakika kan şekeri 95, 1. saat kan şekeri 180, 2. saat kan şekeri 155, 3. saat kan şekeri 140 mg/dl ve üzerinde iki değerin değer tespit edilirse diyabet tanısını konulur.

Anne adayının diyabetik ilaçları gebe kalınca doktoru tarafından değiştirilmeli ve ağızdan alacağı ilaç yerine insülin dediğimiz cilt altı iğnelere başlanmalıdır. Gebelerde insülin kullanımının bebek üzerine yan etkisi yoktur. Anne, doğumdan sonra ağızdan aldığı ilaçlarına tekrar başlayabilir. Gebelik esnasında kan şekeri ölçümleri düzenli yapılmalı ve yüksek kan şekerine bebeğin maruz kalmasına engel olunmalı. Yüksek kan şekeri, erken gebelik haftalarında fetüsün beyin ve organ gelişimi üzerinde istenmeyen etkiler yaratabilir. Diyet ve egzersiz de kan şekeri yüksek olan gebelerin tercihi olmalı. Bu gebeler diyetisyenle görüşerek uygun kalori hesabı yapıldıktan sonra beslenme programı yapılmalıdır.

Diyabetik gebede hangi riskler artar?

Diyabetik gebeliklerde düşükler artar, ölü doğum sıktır, preeklampsi ve idrar yolu enfeksiyonu riski artar, iri doğum olabilir.

Gebelikte diyabet gelişiminde riskli gruplar hangileri?

Obezitesi olanlar, daha önce gebeliğinde gestasyonel diyabeti olanlar, glikozürisi olanlar, ailesinde diyabet olanlar ve polikistik over hastalığı olanlar gebelikte diyabet gelişimi açısından riskli gruptadırlar.

Gebelikte diyabet tedavisi nasıl olmalı?

  • Diyabetin kontrolü ve tedavisine gebelik öncesinde başlanmalıdır.
  • Aşırı kilo alınması önlenmelidir,
  • 17. haftaya kadar açlık kan şekeri 90 mg/dl, tokluk kan şekeri 120 mg/dl altında olmalıdır.
  • İdeal kiloya göre diyet ayarlanmalı, karbonhidratlar yüzde 45'den az olmamalı; folik asit ve kalsiyum desteği verilmelidir.
  • Gebelik süresince 10-12 kg ağırlık artışı önerilir.
  • Tüm diyabet hastaları gibi diyabetik anne adayları da üç ana ve üç ara öğün yemek yemelidir.
  • Gebelikte egzersiz kan şekerini ayarlama açısından çok yararlıdır.
  • Diyet ve egzersiz ile kan şekerleri hedef değerlerde seyretmezse günde dört kez insülin enjeksiyonu veya insülin pompası ile kan şekeri regüle edilir.
  • Gebelik sonrasında hastaların yüzde 25-30’unda diyabet kalıcı olduğu gözlenmiştir. Diyabetik gebelerin çocuklarında da diyabet gelişimi yüksektir.

KRONİK HASTALIK PSİKOLOJİSİYLE YAŞAMAK

Kendimizin ya da ailemizden birinin kronik hastalığa sahip olması ve beraberinde gelen ölüm korkusu ruhsal sağlığımızı da olumsuz etkileyebiliyor. En sık rastlanan psikolojik rahatsızlıklar ise anksiyete bozuklukları ve depresyon.

Medicana International İstanbul Hastanesi Psikiyatri Bölümünden Dr. Murat Başar Gürbüz, kronik hastalığı olan ya da ailesinde bu tür hastalıklar bulunanların yaşadığı psikolojik sorunları anlattı.
Kronik hastalıklar kimi zaman kişinin kendi öz bakımını gerçekleştiremediği ve yardım alması gereken sonuçlar yaratabileceği gibi, kimi zaman da gündelik yaşantıyı belirgin düzeyde etkilemeyerek bir başkasına ihtiyaç duyulmadığı bir süreç olarak yaşanabilir. Kronik hastalıkların yarattığı fiziksel etkiler, hastanın yaşamında neden olduğu değişiklikler, ölüm korkusu, tedavi sürecinin maddi ve manevi zorlukları hasta üzerinde psikolojik etkiler yaratabilir. Bunlar; üzüntü, öfke, çaresizlik, sürekli ağlama, ümitsizlik, endişe, aile ve iş yaşantısında rol kaybı, kendine güvende azalma, ölüm korkusu ve sosyal içe çekilme olabilir. Her türlü stres etkeni karşısında kişi kendine özgü çeşitli başa çıkma yolları ile duruma uyum sağlayabilmekle ilgili bir süreçten geçer. Ancak kimi zaman bu süreç ruhsal uyumla sonuçlanmaz ve kişide çeşitli ruhsal hastalıklar ortaya çıkabilir. Bu uyum süreçlerinde etkileyen faktörler kişilik özellikleri, sosyal destek unsurları, kişinin yaşantısındaki diğer stres etkenleridir diyebiliriz. Bu süreçlerdeki ruhsal hastalıklar arasında en sık anksiyete bozuklukları ve depresyon ile karşılaşıyoruz.

Anksiyete bozuklukları

Kronik hastalıklarla ilişkili anksiyete bozukluklarında kişinin kendi sağlığı, yakınlarının sağlığı, hastalığın seyri, hastalığın getirdiği işlevsellikte azalmaya bağlı statü yitimi ve ölüm ile ilgili kaygılar olduğunu söyleyebiliriz. Kronik hastalığı olan kişide genel olarak iki türlü davranış biçimi ortaya çıkar. Bunlardan biri daha kaygılı kişilik özelliklerinde görülebilecek türden bir tutumdur. Bu durumda kişi kronik hastalığın tedavi süreçleri sırasında hastalığı ile ilgili hemen her türlü tıbbi bilgiye sahip olmak ister. Hastalığın yinelemesi ya da ilerlemesine yönelik hastalık kaygıları ile ilişkili olarak, hastalığın belirtilerine odaklanmaya, gerekli görülenin ötesinde sık doktora başvurmaya, hastalık belirtilerini yakalayabilmek amacıyla kendisini adeta muayene edercesine takip etmeye başlar. Bu durum kişinin hemen her zaman huzursuz, tedirgin ve kaygılı hissetmesine yol açar ve bu duygu hali ile ilişkili olarak da çeşitli fiziksel kaygı belirtilerinin (çarpıntı, terleme, nefes darlığı, titreme, uykusuzluk, iştahsızlık, kas ağrıları gibi) ortaya çıkmasına yol açar.

Yas reaksiyonu ve depresyon

Diğer bir tutum ise kronik hastalığın adeta bir yas reaksiyonu gibi yaşanmasının ardından, ruhsal uyum sırasında başlangıçta doğal kabul edilebilecek sürecin uzaması ve depresif bir tutum ile devam etmesi olarak tarif edebilir. Kronik hastalık kişinin sosyal rolünü, ilişkilerini, işlevselliğini etkileyebilir. Bu durumlarda ilk olarak kişi artık yaşamın kendisi için eskisi gibi olmayacağı gerçeği ile karşılaşır. Bu farklılıkla başa çıkılabilirse kişi çok etkilenmeyebilir. Ancak başa çıkılamaz hissedildiğinde birçok olumsuz duygu ve düşünceyi de beraberinde getirir. Kimi zaman bu hastalığın ortaya çıkması nedeniyle kendisini çaresiz, suçlu, cezalandırılmış, yalnız, haksızlığa uğramış olduğunu düşünebilir ve mutsuz, umutsuz, öfkeli hissedebilir. Bu duygular tedavi beklentisinin azalmasına, tedavi ile ilgili çabaların ortadan kalkmasına, ölüm beklentisine, sosyal iletişimin azalmasına ve sosyal olarak içe kapanmaya, hemen her şeye karşı tepkili olmaya, kendini ihmal etmeye (öz bakımı azaltma, gelecek planı yapmama gibi), kimi zaman da yaşamı sonlandırma isteğine yol açabilir. Ortaya çıkan bu durum bir depresyondur ve depresyon kronik hastalık tedavisinin başarısını da azaltabilir.

Yoğun ölüm korkusu

Kronik hastalıkların ruhsal etkileri, ölüm riskinin daha yüksek olduğu bazı hastalıklarda daha yüksek oranda ve daha ciddi düzeyde olabilir. Bu hastalıkların en bilinen örnekleri kanser ve kalp krizidir. Ölüm korkusu yaşamın başladığı andan itibaren var olan ve insanın davranışlarının bilinçli ya da bilinçsizce ölümden kaçınmak amacı çerçevesinde etkilediği bir korkudur. Ölümü değerlendirme biçimi kişinin kültürel ve dini yaşantısıyla ilişkili olarak değişiklik gösterir. Ölümü bir son, hiçlik, yok oluş, kişiliğin sona ermesi olarak görenler için ölüm, yaşamı sonlandıran bir düşman gibi değerlendirilebilir. Ölüm düşüncesi, insanda kaygı yaratırken, beraberinde onu yaşama bağlayan, varoluşunu anlamlandıran bir neden de oluşturur. Yaşamı ölümle birlikte bir bütün olarak değerlendirmek ölüm korkusunu azaltır. Varoluşçu psikoterapiye göre ölümlü olduğunu bilmek, insanı, var olan günlerini daha iyi değerlendirmeye, yaşamını zenginleştirmeye iter. Bir başka deyişle ölümcül hastalıklarda kişinin iyileşme dönemlerinde, hastalığın yineleyeceğine dair beklenti kaygısına odaklanmak yerine yaşantısının olağan akışı içindeki alanlarına yönelmesi, bu alanlarda kendini ortaya koyması, üretmesi, insan ilişkilerini artırması korkularını azaltır.

Kronik hastalıklarda psikososyal uyum süreci yakından takip edilmelidir. Psikososyal uyum aşamalarında kişinin yaşam deneyimleri, ilgileri, hafızası, öğrenme kapasitesi, davranış biçimleri, sosyal ilişkileri ve problem çözme davranışları uyum sağlamasına yardım eden kişisel faktörlerdir. Kronik hastalıklar psikososyal uyumun takibinde kişinin kendi özelliklerini, hastalığın özelliklerini, kişinin yaşamının koşullarını birlikte değerlendirmek; uyum sürecindeki ruhsal etkilenmeyi en aza indirebilmek için önem arz eder. Gerektiğinde kişinin uyumu kolaylaştırabilecek pozitif yönlerinin açığa çıkarılması, sosyal destek unsurlarının devreye sokulması, hazza yönelik etkinliklerin artırılması ruhsal uyum sürecini kolaylaştırır.

kronik hastalıklar hipertansiyon kalp diyabet kanser böbrek yetmezliği



Content

Content