TIBBİ BİRİMLER


+A A-

MEDICANA BURSA Psikoloji

Düşünce Tuzakları ve Beslenme

Sağlıksız yeme davranışlarını sürdüren ve kilo vermeyi zorlaştıran pek çok etmen vardır. Bu etmenlerden belki de en az farkında olduğumuza dikkat çekmek istiyorum: "düşünce tuzakları". Ortalama 16 saat uyanık olan bir insanın zihninden günde yaklaşık 60.000 düşünce geçer. Bu düşünceleri işlevselliklerine göre üç gruba ayırabiliriz. Gerçekçi bir temeli olmayan düşünceler, kendi gerçekçi ama yorumu çarpıtılmış düşünceler ve gerçekçi ama işlevsel olmayan düşünceler. Bahsi geçen düşünce türleri yaşamımız içinde kendimize kurduğumuz tuzaklardır çünkü gerçekçi ve ya işlevsel olmayan düşünceler işlevselliğimizin azalmasına neden olur. Sağlıklı kiloya ulaşmaya çalışırken hangi düşünce tuzaklarına düşebileceğimize dair örneklere bakalım.

    "Kilo vermek çok uzun ve zor bir süreç." düşüncesi geçrekçi ancak işlevsel değildir çünkü olumsuz geleceğe odaklanma tuzağına düşmüş oluruz. Daha işlevsel bir alternatifi "yavaş yavaş kilo veriyorum ve bunu korumayı öğreniyorum" olabilir.

    "Bugün zaten bozuldu, o zaman canımın çektiği diğer şeyleri de yiyeyim yarın devam ederim." düşüncesiyle ya hep ya hiç tuzağına düşüyoruz. " Evet bugün bir kaçamak yaptım günün kalanını telafi edebilecek şekilde planlarsam sorun olmaz". Daha işlevsel olabilir bir seçenek olabilir.

    "Bütün aile kilolu bizde kilo genetik, kemiklerimiz ağır." düşüncesiyle haklı gerekçe öne sürme tuzağına düşmüş oluruz. " Genlerim kilo almaya yatkın olabilir sadece bunu göz önünde bulunduran bir beslenme programına ihtiyacım var. "düşüncesi ise bizi bu tuzağa düşmekten korur.

    "Bir kereden bir şey olmaz." kendini kandırma düşünceği tuzağının çok sık görülen bir örneğidir. "Bir kere yersem kilo almam ancak tadını hatırlarım ve yine canım çekebilir." düşüncesiyle hem durumun gerçekçiliğini kabul ederiz hem de daha işlevsel bir davranışa yönelme şansımız artar.

    "Bugün canım çok sıkkın keyfimi yerine getirecek bir şeyler yemeliyim." ise duygusal çıkarsama düşünce tuzağına bir örnektir. "Yemek yieyerek moralimi iyileştirebilirim ancak bu geçici bir etki yaratacak ve sonrasında pişmanlık hissedebilirim. Keyfimi yerine getirebilecek başka bir alternatif bulabilirim." Duygusal çıkarsama tuzağına düşmek duygusal yeme davranışı sıklığını arttırabilir. Ve bir süre sonra olumsuz duygularımızla baş etmek için kendimizi sürekli yemek ararken buluruz. Bunun yerine haz alabileceğimiz diğer alternatifleri devreye sokmak sağlıklı olma yolunda daha işlevsel olacaktır.

Eğer bu düşünce tuzaklarına düştüğünüzü fark ederseniz, kendinize "bu düşüncemin daha işlevsel bir alternatifi ne olabilir?" diye sormayı deneyebilirsiniz.


Doğum Sonrası (Lohusalık) Depresyonu

-Lohusalık despresyonu nedir?

Lohusalık depresyonu doğumu takiben ilk üç ay içerisinde gerçekleşen bir majör depresyon türüdür ve toplumda görülme oranı yaklaşık %15'dir.

-Neden olur?

En önemli sebebi doğumla beraber gelen değişimdir. Bu değişim biyolojik, fiziksel, duygusal ve toplumsal alanlarda yaşanır. Doğumla beraber annenin hormon seviyelerinde hızlı düşüşler olur. Ağrılar olabilir, uyku düzeni ve iştah değişir. Doğum sürecinin anenin doğumla ilgili beklentilerini karşılanmaması ve "annelik sevgisinin" toplumsal olarak beklenin aksine bir anda hissedilmemesi anneyi duygusal olarak etkiler. Son olarak sosyal hayat kısıtlanır, ev içidneki düzen değişir ve etraftaki insanların bebek bakımı ile ilgili öneri içerikli konuşmaları,yargılamaları anneniyi olumsuz etkileyebilir.

-Peki kimler risk altında ?

Gebelik öncesi veya gebelik sırasında depresyon yaşamış olanlar, planladığından genç anne olanlar, gebeliğin başında ikilem yaşamış olanlar, var olan çocuk sayısının planlanandan fazla olması, sınırlı sosyal desteği olanlar, evlilik içi çatışma yaşayanlar, yalnız yaşayanlar ve adet dönemi duygulanım sorunları yaşayanlar lohusalık depresyonu için riskli gruptadır.

-Nasıl anlaşılır?

Lohusalık depresyonunun başladığını anlayabileceğimiz pek çok ipucu vardır. Bunlardan en temeli mutsuz ve çaresiz hissetme, eskisinden daha fazla ağlama ihtiyacı, değersizlik ve suçululuk duyguları, isteksizlik halidir. Bebeğe istediği duyguları hissedememek, içe çekilmek, çabuk gerilmek ve endişelenmek, sürekli kendini eleştirmek, sevdiğin şeyleri yapmayı bırakmak da lohusalık depresyonun diğer sinyalleri arasındadır.

-Tedavi yöntemleri nelerdir?

İlaç tedavisi, psikoterapi veya ilaç ve psikoterapinin birlikte yürütülmesi mevcut tedavi seçenekleridir. Emziren anneler için tek başına psikoterapi daha doğru bir seçenek olabilir.

-Neler önerirsiniz?

Anenin bebek bakımı veya diğer ev işleri için çevresinde yardım edebilecek birileri varsa yardımı kabul etmesi, endişelerini, sorularını diğer annelerle paylaşıp sorması, her fırsatta kendini dinlendirmesi, iyi beslenmesi, eskiden yapmayı sevdiği şeylerden bebekli hayata adapte edebileceklerini sürdürmeye çalışması, ve anne-baba olarak değil; "karı-koca" olarak zaman geçirmeye vakit yaratması lohusalık depresyonu için ideal önlemlerdendir. Ancak en önemlisi daha ilk andan itibaren "mükemmel" sıfatının hiç bir olgu için gerçekçi ve sağlıklı olmadığını bilerek ve kabul ederek "mükemmel anne" değil "yeteri kadar iyi" anne olmaya çalışmaktır.



Stres ve Stresi Yönetmek

Türk Dil Kurumuna göre stres "canlı organizmasında savunma uyandırıcı faktörlere (stres faktörü) karşı oluşan bir savunma mekanizmasıdır". Yani aslında hayatta kalmamız için gerekli olan bir mekanizmadır. Stres tepkisinin oluşmaması ancak sinir sistemin çökmesiyle oluşur. Peki neden hayatta kalmamızı sağlayan bir şeyi yönetmeye çalışıyoruz? Bu sorunun cevabı her şeyde olduğu gibi stresde de denge gerekliliği. Anlık stres tehdit karşısında "kaç ya da savaş" sistemini devreye sokarken kronik stres hem fiziksel hem de psikolojik hasarlar vermeye başlıyor. Fiziksel olarak, stres uzadığında kaslar sıkışır, büzüşür, gerilir; sinirler zarar görmeye başlar böylecede uzun vadede ağrı ve fonksiyon bozuklukları görülür. Psikolojik olarak ise eğer stres faktörü tehdit içerikli ise korku ve kaygı duyguları; kayıp ile ilgiliyse karamsarlık gibi depresif duygular; saldırı içerikli ise öfke duygusu ortaya çıkar. Sonuç olarak yönetilmeyen stres konsantrasyon kaybı ve dolayısıyla performans kaybına sebep olabilir.

Stresi yönetebilmek için öncelikle farkında olmak gerekir. Stresin uzadığına dair ipuçları : yorgunluk, hevessizlik, iştah ve uyku sorunları, hızlı öfkelenme, alınganlık, konsanstre olamama, içe çekilme, alkol veya uyuşturucu maddeler kullanma.

Eğer uzamış bir stresin etkisi altında olduğumuzu hissedersek öncelikle yaşam düzenimiz içersinde bazı temel noktalara müdahale etmeliyiz. En temel olarak bunlar: düzenli ve dengeli beslenme, egzersiz yapmak, düzenli uyku, planlı olmak, ulaşılabilir hedefler koymak, sevdiğin insanlara ve hobilerine zaman ayırmak, kendine zaman ayırmak, düşünmeye zaman ayırmak, mizah, etkili ve açık iletişim kurmak, hayır diyebilmek.

Bazılarımız için yukarıdaki öneriler yaşam temposundan dolayı ulaşılması zor ve günün koşullarına göre lüks şeyler olabilir. Eğer yaşam düzenimize müdahale edemiyorsak, diğer bir seçenek ise düşünce sistemize müdahale etmek. Gerçekleşmiş bir yaşam olayını değiştirmek imkansız, önlemek ise zordur. Ancak o yaşam olayıyla ilgili düşüncelerimizi, değerlendirmelerimizi seçeneklendirebiliriz. Böylecede yaşam olayının duygularımız ve davranışlarımız üzerindeki etkisini dengeleme şansımız olur. Yani stresi yönetebilmenin diğer bir yolu ise "çok seçenekli düşünmektir". Çok seçenekli düşünmek, esnek ve berrak bir zihni ; o da yaşamın kendi ritmine ayak uydurabilmeyi sağlar.

Olaylara çok seçenekli bakabildiğimiz günlere..

Sevgiler.


Verdiğim kiloları neden geri alıyorum ?

Günümüzde sıklıkla yardım arayaşı içinde olunan sağlık sorunlarından bir tanesi obezitedir. Obizete vücutta sağlığa zarar verecek düzeyde yağ birikmesi veya beden kitle indeksinin 30'un üzerinde olması şeklinde tanımlanabilir. En yaygın obezite tedavileri diyet, spor, ve obezite cerrahisidir. Bu yöntemlerin biri veya daha fazlaysıyla kilo verilebilir. Ancak obezite multi disipliner bir yaklaşımla ele alınması gereken bir durumdur. Obezite tedavisi sırasında diyetisyen, endokronoloji uzmanı, kalp doktoru, ve ruh sağlığı uzmanı (psikiyatri doktoru ve ya klinik psikolog) birlikte çalışmalıdır. Çünkü obezitenin biyolojik, genetik ve sosyal sebepleri olduğu gibi psikolojik sebepleri de vardır. Bu psikolojik sebeplerden en büyük pay yeme bozukluklarına aittir. Obeziteyle sıklıkla ilişkilendirilen yeme bozuklukları şu şekilde sıralanabilir: tıkınırcasına yeme bozukluğu, gece yeme sendromu, duygusal yeme davranışı ve yeme bağımlılığı. Kısaca bu sorunları tanıyalım.

    Tıkınırcasına yeme bozukluğu: Tekrar eden tıkanırcasına yeme nöbetleri gerçekleşir. Ve bu tekrar eden nöbetler; benzer koşullarda, benzer sürede, çoğu bireyin yiyebileceğinden belirgin bir şekilde çok daha fazla yiyeceği, ayrı bir zaman birimde yemesi şeklinde oluşur. Bu nöbet sırasında çoğunlukla akla yemek yemeyle ilgili denetimin kalktığı düşüncesi gelir. Genellikle olağandan çok daha hızlı yeme, rahatsızlık verecek düzeyde tokluk hissedene dek yeme, bedensel açlık duymuyorken aşırı ölçülerde yeme, ne denli yediğinden utandığı için kendi başına yeme, daha sonra kendinden tiksinme, çökkünlük yaşama ya da büyük bir suçluluk duyma gibi özellikler eşlik eder. Tıkınırcasına yemenin bir bozukluğa dönüştüğünü söyleyebilmek için bireyin bu durumdan rahatsızlık duyması ve yeme davranışlarının, ortalama üç ay içinde, en az haftada bir kez olması gerekir.

    Gece yeme sendromu: Haftada en az iki günün sabahları iştahsız, akşamları ise aşırı iştahlı ve geceleri uykudan uyanıp farkında olarak yemek yemek şeklinde tanımlanabilir.

    Duygusal yeme: Rahatsızlık veren negatif duyguları düzenlemek veya pozitif duyguların eşlik ettiği mutluluk verici yaşam olaylarını kutlamak için yapılan davranıştır. Duyguyu düzenlemek için yapılan yeme davranışı, yeme bağımlılığına evrilme potansiyeli taşır.

    Yeme bağımlılığı: Kontrol edilemez şekilde yemek yeme, ve yemek yemeyi bir başetme yöntemi olarak kullanma.

Diyet, spor ve cerrahi yöntemlerle başarılı şekilde verilen kiloların geri alınmasının en büyük sebeplerinden biri bahsi geçen yeme bozukluklarının zayıflama öncesinde tespit ve tedavi edilmemiş olmamasıdır. Zayıflamanın kalıcı olabilmesi için metabolik faktörlerle birlikte psikolojik faktörlerinde stabil hale getirilmesi gerekir.






EMDR TERAPİ

EMDR, Türkçe açılımıyla Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme anlamına gelen bir psikoterapi yöntemidir. 1980’li yılların sonuna doğru Francine Shapiro tarafından geliştirilmiştir. EMDR terapi, bugün yaşamış olduğumuz sıkıntıların, problemlerin geçmişte yaşadığımız travmatik anılar sonucu oluştuğunu savunur. Olumsuz bir yaşantı esnasında zihnimizin bilgi işleme sisteminde bir aksaklık meydana gelir. Bu olumsuz anılar işlenemedikleri için zihnimizde olduğu gibi depolanır ve bugünkü problemlere sebep olan da bu işlenmemiş anı ağlarıdır. EMDR terapisinin amacı bu anıları yeniden işleyerek işlevsel olmayan duygu, düşünce ve inanışların yerine işlevsel olanları koymaktır. EMDR'ın amacı geçmişi ya da anıları silmek değil anıların üzerindeki olumsuz yükü kaldırmak ve anıyı travmatik bir anı olmaktan çıkarıp nötr bir anı haline getirmektir. Böylelikle danışan geçmişte takılıp kalmamakta ve gündelik hayattaki işlevselliğini arttırmaktadır. Bununla birlikte danışanın yaşadığı travmatik deneyimler sonucu kendine dair oluşturduğu olumsuz inançlar; “Ben sevilmezim”, “Ben değersizim”, “Ben güçsüzüm”, “Ben hiçim”, “Ben suçluyum”... gibi düşünceler yeniden işleme ile birlikte yerini, “Ben sevilebilirim”, “Kendimi koruyabilirim”, “Ben değerliyim” gibi olumlu inançlara bırakmaktadır.

EMDR terapisinde 8 aşamalı, üç yönlü (geçmiş, şimdi, gelecek) bir protokol uygulanır. Hedef, geçmişte yaşanan anıların yeniden işlenerek duyarsızlaşmanın sağlanması, bugünkü semptomların tedavisi, danışanın gelecekte karşılaşacağı benzer sorunlar karşısında, kazandığı yeni olumlu düşünce, inanç ve duyguları gösterebilmesidir. EMDR terapi esnasında göz hareketleriyle, seslerle ya da bedende yapılan küçük dokunuşlarla çift taraflı (beynin sağ ve sol tarafı) uyarım sağlanır. Bu uyarım sırasında danışan geçmiş anılarına, o anıları tetikleyen bugün yaşadığı olaylara, ve gelecekte yaşamak istediği olumlu deneyimlere gider.

EMDR, ilk olarak travmalar için geliştirilmiş bir psikoterapi yöntemi olsa da zaman içinde birçok psikolojik rahatsızlık üzerinde de etkili olduğu görülüp geliştirilmiştir. EMDR Terapi ile çalışılan başlıca psikolojik sorunlar; Fobiler, Yas süreci, Depresyon, Kaygı Bozuklukları, Panik Bozukluklar, Performans/Sınav Kaygısı ve Somatoform Bozukluklardır.

Ayrıca yapılan çalışmalar; doğal afet veya insan eliyle oluşturulan felaket mağdurlarının, cinsel saldırı mağdurlarının ya da kaza/ameliyat sonrası duygusal ve fiziksel açıdan rahatsızlık duyan kişilerin EMDR seanslarından sonra normal hayatlarına geri dönebilmelerinde EMDR Terapinin önemli bir yeri olduğunu göstermiştir.

 

ÇOCUKLARDA YEMEK YEME PSİKOLOJİSİ


Çocuklarda yeme sorunu sıklıkla karşımıza çıkan bir durumdur. Yemek yemeyi reddetme, iştahsızlık, seçici davranma gibi durumlar çoğunlukla psikolojik nedenlerle ortaya çıkar. Çocuklardaki yeme sorunları tüm aileyi olumsuz olarak etkiler ve aile içinde büyük bir probleme dönüşür. Ebeveynlerin tüm çabalarına rağmen çocuğun yemeyi reddetmesi yemek saatlerinin kabus gibi geçmesine sebep olabilir. Anne-babanın ısrarı ile karşılaşan çocuk, yemek yememe konusunda daha da inatçı olabilir.


Okul öncesi dönemde geçici olarak bir yiyeceğe düşkünlük veya reddetme sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Normal gelişimin bir parçası olarak kabul edilen bu durum, çocuğun bağımsızlığının bir ifadesidir. Reddetme durumunda, ailelerin çocuğu yemek konusunda zorlamamaları gerekir. Reddedilen besin bir süre sonra tekrar denenmelidir.


Çocuklarda beslenme alışkanlığı kazandırma sırasında neler yapmalı, neler yapmamalı?


• Televizyon eşliğinde çocuklara yemek yedirme günümüzde birçok ailenin yemek yemede zorlanan çocuğuna karşı uygulamış olduğu bir yöntemdir. Ancak, çocuklara yemek yedirirken televizyon izletilmesi doğru bir yöntem değildir. Özellikle, televizyonla yemek yiyen çocuklar aslında ne yediğinden çok ekrandaki görüntüye odaklanır. Buna bağlı olarak çiğneme yerine yutma davranışları ön plana çıkmaya başlar. Bu durumun sürekli olarak devam etmesi bazen çocuklarda yeme bozukluklarına kadar gidebilir. Bu sebeple, televizyon ve tablet gibi teknolojik cihazlar yerine çocuklara yemek esnasında bir hikaye anlatmak, bir masal yaratmak daha fazla olumlu etki sağlayacaktır.

• Yemekleri okul öncesi yaştaki çocuğa uygun porsiyonlar halinde sunun. Çocukların yiyecekleri miktar ile yetişkinlerin yiyeceği miktar arasındaki farkı unutmadan çocuğun yaşına uygun bir porsiyon hazırlanmalıdır. Büyük porsiyonlar çocuğu sıkabilir ve baştan yemek yemeyi reddetmesine neden olabilir. En iyisi küçük miktarlarda sunmak ve bitirdiğinde, daha fazla isteyip istemediğini sormaktır.

• Yemek esnasında pazarlıktan örneğin “yemeğini yersen gofret vereceğim” gibi veya ısrardan “son bir kaşık daha” gibi kaçının. Araştırmalar, bu tekniklerin geri teptiğini ve çocuğun daha da az yemesine neden olduğunu ortaya koyuyor. Çocuğunuz yemeğinin bittiğini söylediğinde masadan kalkmasına izin verin.

• Çocuklara yeni yiyecekleri kabul ettirmek biraz zordur. Bunun için yeni bir yiyecek verilecekse çok küçük bir porsiyon yeni yemeği çocuğunuzun sevdiğini bildiğiniz bir yemeğin arkasından verilmeli. Çocuğunuzu, yeni yiyeceği yemeye zorlamayın ve bu nedenle bir tartışmaya girmeyin. Bu yaş grubunda en önemli şey doğru rol model olabilmektir. Bu sebeple, öncelikle sizin bu yeni yiyecekten iştahla yediğinizi görmesini sağlayın.

• Akşam yemeği için ne pişireceğinize çocuğunuzun karar vermesine izin verin. Birkaç yemek önerisinde bulunun ve bunlardan birini seçmesini isteyin. Örneğin, akşam sebze yemek isteyip istemediğini sormayın. Bunun yerine örneğin bezelye mi, yoksa ıspanak mı istediğini sorun. Böylece hem yemeği o seçmiş olur, hem de ne yiyeceği konusunda belli bir kontrole sahip olmuş olur, ancak yemekte sebze olacağı mesajını da almış olur.

• Her şeyden önemlisi, menüyü belirleme yetkisinin size ait olduğunu unutmayın. Sırf çocuğunuz sunduğunuz seçenekleri reddetti diye menüyü değiştirmeyin.

 

SONBAHAR DEPRESYONU

Yazın bitmesiyle beraber güneşli günler yerini bulutlu ve yağmurlu günlere bırakmaya başladı. Yaz mevsiminin sonuna gelmek demek güneşin artık daha az görüleceği, gündüzlerin kısaldığı ve tatil mevsiminin sona erdiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, doğadaki tüm bu değişimler insanlarda birtakım ruhsal sorunları da beraberinde getirebiliyor. Bunun sebebi gün ışığı ve güneşin azalmasının insanın kendini iyi hissetmesi üzerindeki olumsuz etkisi. Sonbahar mevsimiyle beraber havaların erken kararması, soğuk hava etkisi ve dış mekân aktivitelerinin azalmasıyla kişi iç dünyasına çekiliyor ve bu kişilerin psikolojilerini olumsuz yönde etkileyebiliyor. İnsanlar ilkbahar ve yaz aylarında kendilerini daha iyi hissederken, sonbahar ve kış aylarında kendilerini daha mutsuz, sıkıntılı, yorgun ve gergin hissedebilirler.

Sonbahar depresyonu, mevsimsel duygu durum bozukluğu olarak da adlandırılmaktadır. Depresyon, sonbahar aylarında başlayıp kışın devam edip, baharda düzelme eğilimi gösteriyorsa buna mevsimsel depresyon diyebiliriz. Mevsimsel depresyonun isteksizlik, ümitsizlik, ilgisizlik, enerji kaybı, aşırı yorgunluk, iştah artışı, uykuya düşkünlük, dikkat ve konsantrasyon bozukluğu gibi belirtileri vardır. Kadınlarda görülme sıklığı erkeklere göre daha fazladır. Yapılan araştırmalar sonucu, sonbahar depresyonun oluşumunda genetik, yaşanan stres verici olaylar, biyokimyasal maddelerin rol oynadığı bilinmektedir. Geçmişte depresyon tanısı alan kişilerin sonbahar ve kış aylarında mevsimsel depresyona yakalanma eğilimi diğer kişilere göre daha fazla olabilmektedir. Güneş ışığının azlığı insanın hormonsal dengesini değiştirebilmektedir. Melatonin adı verilen hormonunun mevsimsel depresyonun oluşumunda etkili olduğu belirlenmiştir. Bu hormon güneş ışığının azlığına bağlı olarak salgılanmaktadır. Melatonin hormonu fazla salgılanması kişinin fiziki hareketlerinin yavaşlaması, uykulu, bitkin ve mutsuz hissetmesine neden olabilmektedir. Bunun aksine kişinin iyi hissetmesinde, olumlu duyguların ortaya çıkmasında önemli bir etkisi olan serotonin hormonu, güneş ışığının azalmasına bağlı olarak azalmaktadır. Özellikle sonbahar ve kış aylarında depresyon hastalarında serotonin düzeyinin düşük seviyede olduğu görülmüştür. Mevsimsel depresyonun belirtileri bu hormonsal dengesizliklerden dolayı ortaya çıkabilmektedir.

Mevsimsel depresyonun yoğunluğunu önlemek ve azaltmak için gün ışığından olabildiğince fazla faydalanmanın önemi büyüktür. Günde 20-30 dakika gün ışığından faydalanmaları kişilerin duygu durumları üzerinde olumlu bir etki yaratacaktır. Düzenli spor yapmak mevsimsel depresyonun önüne geçebilmek için önemli bir yer teşkil eder. Spor yapmak beyindeki serotonin düzeyini artıran bir faaliyettir, böylelikle sonbahar mevsiminin getirdiği hüzünle baş etmek kolaylaşacaktır. Kış aylarında özellikle B ve C vitaminleriyle vücut sağlığı desteklenmelidir. Düzenli beslenme, daha iyi hissetme ve ruh halini olumlu yönde etkilemektedir. Bu süreçte uyku düzenine dikkat edilmelidir. Her gün aynı saatte kalkıp, aynı saatte yatılması vücudun biyolojik ritmi için önemlidir. Mevsimsel depresyonun önüne geçebilmek için bir diğer öneri ise kişinin sosyal yaşamını keyif alabileceği aktivitelere göre yeniden planlaması, var olan depresif belirtilerin azalmasına yardımcı olacaktır. 

Eğer tüm bunlara rağmen kendinizi yorgun, keyifsiz hissediyorsanız, bu şikâyetler özellikle sonbahar mevsiminin gelmesiyle artış gösterdiyse ve istikrarlı bir şekilde devam edip hayatınızı olumsuz yönde etkiliyorsa sonbahar depresyonu yaşıyor olabilirsiniz. Bu belirtilerin hayatı zorlaştırmaya başladığı noktada bir uzmana başvurmanızda fayda olabilir.

ÇOCUĞUN HAYATINDA OYUNUN ÖNEMİ


Her yaştaki insan için oyun önemlidir. Çünkü, yaşam oyunlarda biçimlenir ve anlam kazanır. Oyun oynamak çoğu zaman sadece eğlence olarak algılansa da, çocuk gelişiminde oldukça önemli bir yere sahiptir. Oyun oynayan çocuklar problem çözme becerilerini geliştirerek kendi yeteneklerini keşfederler. Zihinsel, duygusal, fiziksel ve sosyal gelişim oyunun çocuğun gelişimine olan etkilerinin en önemli faktörleridir. Oyun çocuğun dilidir, iletişim biçimidir. Duygularını sözel aktarmak için gerekli olan bilişsel gelişimini henüz tamamlamamış olan çocuk ancak oyun sayesinde duygularını, hissettiklerini dışa aktarabilir. Bununla birlikte zor ve korkutucu olan duygularını ve deneyimlerini seçtiği oyunlar ve oyuncaklar yoluyla yansıtır. Böylece, olumsuz duyguları ile baş etmeyi oyun içinde öğrenir. Sorun çözme ve beceriler oyun yoluyla gelişir. Çocuk günlük yaşantılarını benzer durumlar yaratarak ve bunların üstesinden gelerek denemeyi ve düzenlemeyi öğrenir.


Oynayarak öğrenme çocukların zihinsel gelişimini için önemlidir

Oyunun çocuğun gelişimine etkileri arasında zihinsel gelişim en önemlilerinden biridir. Oyun oynamak çocukların özellikle dil gelişimini destekler. Çocuklar oyun oynarken yeni kelimeler keşfederler ve o kelimeleri cümlelerde nasıl kullanmaları gerektiğini öğrenirler. Böylece, duygu ve düşüncelerini daha iyi ifade ederek özgüvenlerini geliştirirler.

Ek olarak, çocuklar hayatı yaşadıkları toplum ve çevrenin özelliklerine göre öğrenirler. Oyun oynamak da bulundukları çevreyi keşfetmelerinin yanında algı, düşünme ve öğrendiklerini analiz edebilme gibi becerilerin gelişmesine yardımcı olmaktadır. Çocuklar aynı oyunları farklı yollarla oynayabilirler; bu da farklı düşünebilme ve bunu hayata uygulayabilme becerilerinin gelişmesini desteklemektedir.


Oyun fiziksel gelişimi destekler

Oyun oynamak, çocukların aktif olmalarını ve enerjilerini dışarı vurmalarını sağlamanın en önemli yoludur. Oyun sayesinde, çocuklar bir yandan enerjilerini dışa vururken bir yandan da motor becerilerinin gelişimini de destekleyeceklerdir. Çocuklar oyun oynarken atlayıp zıplayarak denge, esneklik, hız ve dikkat gibi becerileri geliştirirler. Ayrıca, ince ve kaba motor becerileri ve kemik yapılarının sağlıklı gelişmesi açısından oyun büyük önem taşır. Çocuklar enerjilerini oyun oynayarak atarlar, bu yüzden dışarıda koşup oynamak onların mutlu olmasını sağlar.


Çocuklar için oyunun önemi ve duygusal gelişim

Duygusal gelişim, çocuk gelişiminin en önemli parçalarından biridir. Gerek çocuğun karakterinin şekillenmesinde, gerekse de sosyal çevresi ile iletişiminin gelişmesinde önemli bir rol oynar. Oyun sırasında çocuklar hayal güçlerini kullanarak istedikleri karaktere bürünebilir ve insanların farklı kişilikleri, duyguları ve zevkleri olduğunu öğrenebilirler. Böylelikle, diğer insanlara karşı hoşgörü ve anlayış gibi duyguları öğrenip geliştirebilirler. Çocuklar, yetişkinler gibi duygularını sözlerle ifade edemezler. Oyun ise bize bu noktada çocukların hissettiklerini, düşündüklerini anlamamız için bir zemin hazırlar. Bu yüzden çocuklarla beraber oyun oynarken, oyunun kontrolünü çocuklara bırakmak ve biz yetişkinlerin onlara ayak uydurmaları önemlidir. Oyun sırasında, çocuğunuzun kendi iç dünyasındaki gerçek duygu ve düşüncelerini ifade ettiğini fark edebilirsiniz. Bu durum, çocuğunuzu üzen veya endişe veren bir olayı öğrenebilmeniz için önemli bir fırsat olabilir.

ÇOCUK EĞİTİMİNDE DİSİPLİNİN ÖNEMİ


Çocuk eğitiminde disiplin çocuğun fiziksel, duygusal ve sosyal gelişimi açısından önemli bir yere sahiptir. Çocuklar disiplin sayesinde davranışların sınırlarını anlayıp, beklenen doğru davranış biçimlerinin kazanmayı öğrenirler. Böylece, uzun vadede çocukları sağlıklı ve dengeli bir şekilde yetişkinliğe hazırlamak mümkün olacaktır.

Disiplin, birçok yetişkinin düşündüğü gibi çocuklara katı kurallar koymak demek değildir. Belirli kurallar ile çocuğun tüm özgürlüğünün kısıtlandığı bir yaklaşım çocukta olumlu, kabul edilebilir davranışı geliştirmekten ziyade isyana ve daha çok uyumsuz davranışın ortaya çıkmasına sebep olur. Bu nedenledir ki disiplin, çok sert ya da çok kızgın bir şekilde olmamalıdır. Bunun yerine kararlı ve tutarlı olmalıdır. Disiplinin amacı, çocuklara sınırları öğretmek olduğu gibi asıl amaç, öz-denetim mekanizmasını geliştirmektir. Çocuğun, neyi neden yapamayacağı veya yaptığı davranışların ne gibi sonuçlara yol açacağını anlaması ve davranışlarını bu doğrultuda kendisinin yönlendirebilmesi çocuk yetiştiren anne ve babalar için çocuklarına kazandıracakları en önemli farkındalıktır. Etkili ve doğru disiplin anlayışı çocukların öz-denetim mekanizmasını geliştirerek farkındalığı yüksek ve davranışlarının sonuçlarını ölçebilen çocuklar yetiştirmemizi sağlar.

Çocuklara eğitiminde disiplin kazandırılırken aileler çoğunlukla ödül ve ceza gibi yolları tercih ederler. Ödül ve cezanın duruma göre işe yaradığı veya bazen olumsuz davranışı pekiştiren bir yöntem olduğu bilinmektedir. Özellikle çocuk eğitiminde cezanın kullanılması kısa süreliğine işe yarasa da uzun vadede çocuğun davranışlarına olumlu bir katkısı olmamaktadır. Disiplin ceza ile olmayacağı gibi, çocuk belli davranışlarına hâkim olmayı da ceza ile değil sevgi, ilgi ve hoşgörü ile disiplinli bir şekilde öğrenecektir. Çocuğun yaptığı davranışa ceza vermek olayı sadece bir süreliğine bastırır. Çocuk aynı hareketi başka bir gün mutlaka yine yapacaktır. Bu sebeple, disiplin sürecinde ödül-ceza yöntemi yerine daha çok geri bildirimden yararlanılması daha uygun olacaktır. Çocukların yapmış olduğu davranışların sonucunda olumlu veya olumsuz ne gibi şeylere sebep olacağı, karşısındakilerin ne hissedeceği, onun ne hissedeceği üzerine konuşmak çocukların bu sınırları kabul etmelerini ve doğru davranışları daha hızlı bir şekilde kazanmalarını sağlayacaktır.

Unutulmamalıdır ki çocuk eğitimi uzun bir süreçtir. Hem aileler hem de çocuklar için disiplin, pozitif, etkili ve doğru temeller yaratarak devam eden bir öğrenme sürecidir. Bu yüzden ebeveynlerin sürekli ve istikrarlı olarak çocuklara doğru davranış biçimlerini geliştirmeleri için destek olmaları gerekmektedir. Bu süreçte çocuklara sevgi, hoşgörü ile yaklaşılmalıdır. Çocukların davranışlarına sürekli müdahale edilmemelidir. Bu durum, çocuğun öz-denetim mekanizmasının kazanmasının önüne geçer. Ailelerin iletişime açık olması, problem davranışı belirlemesi çocuklara bu süreçte yardımcı olup çözüm yolları üretebilmelerini sağlayacaktır. Davranışlarının sonuçlarını gördüklerinde, alternatif davranışlar önerildiğinde çocuklar kendilerini kontrol etmeyi öğrenecek ve sağlıklı ilişkiler kurmaya başlayacaklardır.

ÇOCUKLARDA OKUL KAYGISI


Okul kaygısı farklı yaş grubundaki çocuklarda sıklıkla görülebilen bir durumdur. Okullar açıldığında, özellikle ilk kez okula gidecek çocuklar arasında bir patlama gibi ortaya çıkan okul fobisi; ağlama, okula gitmek istememe gibi verilen tepkilerin yanı sıra baş ağrısı, mide bulantısı ve kusma, ateşin çıkması gibi fiziksel rahatsızlıklar şeklinde de ortaya çıkabiliyor.

Her yaş grubunun korkusu farklı nedenlere bağlı olarak ortaya çıkabilir. Eğer çocuk ilk defa okula başlayacaksa burada okul kaygısının yanında anne ve babadan ayrılma kaygısının da eşlik ettiği bir tablo ortaya çıkar. Kendi bildiği, güvendiği ortamdan ayrılıp tanımadığı akranlarının ve yetişkinlerin olduğu okul ortamına girmek birçok çocuk için kaygı verici bir durumdur. Bu kaygının ebeveynler tarafından normal karşılanması, kesinlikle öfkeyle karşılık verilmemesi çocuğun okula alışma sürecinde önemli bir noktadır. Ayrıca, öğretmenle kurulacak olan ilişki çocuğun okula alışma sürecini hızlandıracaktır ve zamanla çocuğun öğretmeniyle kuracağı iletişimle çocuk anne-baba ya da bakıcısından ayrılmaya tahammül edebilir hale gelecektir

Okul fobisi, 11-12 yaş grubunda 5-7 yaş grubuna göre daha az olsa da görülebilen bir durumdur. Bu gruptaki korkuda durum, klinik anlamda biraz daha ciddi olmaktadır. Bu yaş gurubunda okul kaygısının yaşanması nadir gibi görünse de olası bir ruhsal travmanın varlığına işaret edebilir. Çocuğun öğretmeniyle, arkadaşlarıyla yaşadığı sorunlar veya evdeki herhangi olumsuz bir durum çocuğun okul kaygısı yaşamasına sebep olabilir. Böyle durumlarda çocuğun hangi sebeple okula karşı olumsuz bir duygu durum geliştirdiğini anlamak önemlidir. Yaşanan problemin kaynağını bulmak ve bu soruna karşı alternatif çözüm yollarının bulunması çocuğun yaşadığı okul kaygısını aşmak için yapılacak ilk adımdır.


Okula gitmek istemeyen çocuğa nasıl davranılmalı?


· Okula gitmeyle ilgili aile bireyleri ortak tutum içinde olmalı ve çocuğun okula gitmemesine izin verilmemeli.

· Okul korkusunun çocuktan olduğu kadar okul ve öğretmen tutumlarından kaynaklanabileceği de unutulmamalı.

· Her anne ve baba çocuğuna kaygılarını anladığını, bu kaygıların zamanla geçeceğini ve okulda öğrendiklerinin kendileri için de önemli olduğunu vurgulamalı.

· Ev içinde de çocuğun anne babaya bağımlı olması azaltılmaya çalışılmalı, kendi başına bulduğu uğraşlar konusunda destek olunmalı, tek başına da oynayabileceği oyuncaklar ve oyunlar alınmalıdır.

· Çocuk okula gitmeye teşvik edilmeli ve kaçınma nedenleri öğrenilmeli.

· Okuldaki rehber öğretmenle görüşülüp ve hem ev hem de okulda soruna yönelik çözümler geliştirilmeli.

· Çocuğun arkadaş ortamını kontrol edilmeli.

· Çocuk okula gitmeyle ilgili agresif tavırlar sergiliyor ya da duygusal tepkiler veriyorsa ona sakin yaklaşılmalı.


DEPRESYON


            Duygudurum bozuklukları arasında yer alan depresyon elem, keder, hüzün, umutsuzluk, suçluluk gibi olumsuz duyguları içeren duygusal bir yaşantıdır. İnsanlar zaman zaman kendilerini üzüntülü ve mutsuz hissedebilirler. Çevremizde sık sık depresyonda olduğunu söyleyen kişiler ile karşılaşırız. Ancak, yaşanan bu duygusal değişimlerin tamamı depresyon olarak değerlendirilmemelidir.

            Depresyon tanısının konulabilmesi için birtakım belirtilerin var olması gerekir. Depresif belirtiler emosyonel, bilişsel ve davranışsal kategorileri altında farklı semptomlar ile ortaya çıkabilir. Gün boyu süren düşük duygu durumu, depresif ruh hali, önceden keyif alınarak yapılan etkinliklere karşı ilgide azalmalar, iştahta aşırı artma ya da azalma, aşırı uyku ya da uykusuzluk hali, yorgunluk, bitkinlik ya da enerji kaybı. İşe yaramaz, değersiz hissetme, açıklanamayan ağrılar gibi fiziksel şikayetlerde artış, odaklanma da azalma, intihar düşünceleri, yerinde duramama veya yavaşlık sıklıkla görülen depresyon semptomlarıdır. Depresyon tanısı için belirtilen şikayetlerin çoğunun kişide en az iki hafta süreyle var olması gerekmektedir. Şikayetler hastanın yaşamının tamamını ciddi anlamda etkilerse ortada depresif bir durum söz konusu olabilir. Depresyonda olan kişilerin bir çoğu günlük hayattaki işlevselliklerini sürdüremez hale gelir. Bu durumda kişinin iş hayatı, özel hayatı ve sosyal hayatı olumsuz olarak etkilenir. Yapılan çalışmalar depresyonun her yaştan kişiyi etkilediğini ve kadınlarda erkeklere göre iki kat daha fazla görüldüğünü göstermektedir.

            Kişilerin depresyona yakalanma oranlarını gösteren bir takım risk etkenleri mevcuttur. Kişilerin daha önce depresyon geçirmiş olması, ailede var olan depresyon öyküsü, stresli faktörleri (iş değiştirme, boşanma), çocukluk çağı travmaları, madde kullanımı, olumsuz yaşam tecrübeleri (taciz, tecavüz, ihmal, sağlık problemi) gibi durumlar kişilerin depresyona yakalanmarı için risk teşkil edebilir.

            Depresyon ile ilgili yapılan çalışmalar depresyonun meydana gelme sebebini tek bir kaynağa bağlı olmadığını göstermektedir. Depresyonun oluşumunda genetik, çevresel, biyolojik ve psikososyal faktörlerin etkili olduğu düşünülmektedir. Tedavi sürecinde kişinin yaşadığı durum detaylı değerlendirilmeli ve olası nedenlerin neler olabileceği ve bu nedene bağlı olarak tedavi şeklinin belirlenip sürecin takip edilmesi oldukça önemlidir. Unutulamamalıdır ki depresyon tedavisi olan bir ruhsal hastalıktır. Depresyon tedavisinde genel olarak ilaçlar ve psikoterapi yöntemi kullanılır. Bu sebeple, tedavi süresince psikiyatri desteği ve psikoterapi desteğinin alınması önemlidir. Depresyon kişileri aynı şekilde etkilemediği için depresyon tedavisi kişiye özeldir. Kişilerin işlevselliğinin (iş,sosyal ve öze hayat) ciddi anlamda olumsuz etkilendiği durumlarda mutlaka bir psikiyatri desteği alınmalı ve medikal anlamda depresyon tedavisi başlatılmalıdır. Buna ek olarak, psikoterapi sürecinin tedaviye dahil edilmesi kişinin var olan depresif belirtileri ile daha iyi baş edebilmesine, tedavi sürecindeki ve sonrasındaki motivasyonun artmasına yardımcı olacaktır. Psikoterapi süreci, depresyondaki kişilerin kendilerini depresyona sürükleyen nedenleri anlamalarına, var olan olumsuz düşünce tarzlarını değiştirmelerine yardımcı olmaları yönünden en etkili tedavi yöntemleri arasındadır. Psikoterapi sürecindeki kazanımlar sayesinde kişilerin gelecekte depresif bir süreci tekrar yaşamalarının önüne geçilmesi, ortaya çıkabilecek depresif belirtiler ile kolaylıkla baş edebilmeleri bakımından oldukça önemli bir yere sahiptir.


Stres ve Stresi Yönetmek

Türk Dil Kurumuna göre stres "canlı organizmasında savunma uyandırıcı faktörlere (stres faktörü) karşı oluşan bir savunma mekanizmasıdır". Yani aslında hayatta kalmamız için gerekli olan bir mekanizmadır. Stres tepkisinin oluşmaması ancak sinir sistemin çökmesiyle oluşur. Peki neden hayatta kalmamızı sağlayan bir şeyi yönetmeye çalışıyoruz? Bu sorunun cevabı her şeyde olduğu gibi stresde de denge gerekliliği. Anlık stres tehdit karşısında "kaç ya da savaş" sistemini devreye sokarken kronik stres hem fiziksel hem de psikolojik hasarlar vermeye başlıyor. Fiziksel olarak, stres uzadığında kaslar sıkışır, büzüşür, gerilir; sinirler zarar görmeye başlar böylecede uzun vadede ağrı ve fonksiyon bozuklukları görülür. Psikolojik olarak ise eğer stres faktörü tehdit içerikli ise korku ve kaygı duyguları; kayıp ile ilgiliyse karamsarlık gibi depresif duygular; saldırı içerikli ise öfke duygusu ortaya çıkar. Sonuç olarak yönetilmeyen stres konsantrasyon kaybı ve dolayısıyla performans kaybına sebep olabilir.

Stresi yönetebilmek için öncelikle farkında olmak gerekir. Stresin uzadığına dair ipuçları : yorgunluk, hevessizlik, iştah ve uyku sorunları, hızlı öfkelenme, alınganlık, konsanstre olamama, içe çekilme, alkol veya uyuşturucu maddeler kullanma.

Eğer uzamış bir stresin etkisi altında olduğumuzu hissedersek öncelikle yaşam düzenimiz içersinde bazı temel noktalara müdahale etmeliyiz. En temel olarak bunlar: düzenli ve dengeli beslenme, egzersiz yapmak, düzenli uyku, planlı olmak, ulaşılabilir hedefler koymak, sevdiğin insanlara ve hobilerine zaman ayırmak, kendine zaman ayırmak, düşünmeye zaman ayırmak, mizah, etkili ve açık iletişim kurmak, hayır diyebilmek.

Bazılarımız için yukarıdaki öneriler yaşam temposundan dolayı ulaşılması zor ve günün koşullarına göre lüks şeyler olabilir. Eğer yaşam düzenimize müdahale edemiyorsak, diğer bir seçenek ise düşünce sistemize müdahale etmek. Gerçekleşmiş bir yaşam olayını değiştirmek imkansız, önlemek ise zordur. Ancak o yaşam olayıyla ilgili düşüncelerimizi, değerlendirmelerimizi seçeneklendirebiliriz. Böylecede yaşam olayının duygularımız ve davranışlarımız üzerindeki etkisini dengeleme şansımız olur. Yani stresi yönetebilmenin diğer bir yolu ise "çok seçenekli düşünmektir". Çok seçenekli düşünmek, esnek ve berrak bir zihni ; o da yaşamın kendi ritmine ayak uydurabilmeyi sağlar.

Olaylara çok seçenekli bakabildiğimiz günlere..



Yeme Bozukluğu ve tedavi yöntemleri

Tıkınırcasına yeme bozukluğu: Tekrar eden tıkanırcasına yeme nöbetleri gerçekleşir. Ve bu tekrar eden nöbetler; benzer koşullarda, benzer sürede, çoğu bireyin yiyebileceğinden belirgin bir şekilde çok daha fazla yiyeceği, ayrı bir zaman birimde yemesi şeklinde oluşur. Bu nöbet sırasında çoğunlukla akla yemek yemeyle ilgili denetimin kalktığı düşüncesi gelir. Genellikle olağandan çok daha hızlı yeme, rahatsızlık verecek düzeyde tokluk hissedene dek yeme, bedensel açlık duymuyorken aşırı ölçülerde yeme, ne denli yediğinden utandığı için kendi başına yeme, daha sonra kendinden tiksinme, çökkünlük yaşama ya da büyük bir suçluluk duyma gibi özellikler eşlik eder. Tıkınırcasına yemenin bir bozukluğa dönüştüğünü söyleyebilmek için bireyin bu durumdan rahatsızlık duyması ve yeme davranışlarının, ortalama üç ay içinde, en az haftada bir kez olması gerekir.Günümüzde sıklıkla yardım arayaşı içinde olunan sağlık sorunlarından bir tanesi obezitedir. Obizete vücutta sağlığa zarar verecek düzeyde yağ birikmesi veya beden kitle indeksinin 30'un üzerinde olması şeklinde tanımlanabilir. En yaygın obezite tedavileri diyet, spor, ve obezite cerrahisidir. Bu yöntemlerin biri veya daha fazlaysıyla kilo verilebilir. Ancak obezite multi disipliner bir yaklaşımla ele alınması gereken bir durumdur. Obezite tedavisi sırasında diyetisyen, endokronoloji uzmanı, kalp doktoru, ve ruh sağlığı uzmanı (psikiyatri doktoru ve ya klinik psikolog) birlikte çalışmalıdır. Çünkü obezitenin biyolojik, genetik ve sosyal sebepleri olduğu gibi psikolojik sebepleri de vardır. Bu psikolojik sebeplerden en büyük pay yeme bozukluklarına aittir. Obeziteyle sıklıkla ilişkilendirilen yeme bozuklukları şu şekilde sıralanabilir: tıkınırcasına yeme bozukluğu, gece yeme sendromu, duygusal yeme davranışı ve yeme bağımlılığı. Kısaca bu sorunları tanıyalım.

    Gece yeme sendromu: Haftada en az iki günün sabahları iştahsız, akşamları ise aşırı iştahlı ve geceleri uykudan uyanıp farkında olarak yemek yemek şeklinde tanımlanabilir.

    Duygusal yeme: Rahatsızlık veren negatif duyguları düzenlemek veya pozitif duyguların eşlik ettiği mutluluk verici yaşam olaylarını kutlamak için yapılan davranıştır. Duyguyu düzenlemek için yapılan yeme davranışı, yeme bağımlılığına evrilme potansiyeli taşır.

    Yeme bağımlılığı: Kontrol edilemez şekilde yemek yeme, ve yemek yemeyi bir başetme yöntemi olarak kullanma.

Diyet, spor ve cerrahi yöntemlerle başarılı şekilde verilen kiloların geri alınmasının en büyük sebeplerinden biri bahsi geçen yeme bozukluklarının zayıflama öncesinde tespit ve tedavi edilmemiş olmamasıdır. Zayıflamanın kalıcı olabilmesi için metabolik faktörlerle birlikte psikolojik faktörlerinde stabil hale getirilmesi gerekir.