TIBBİ BİRİMLER


+A A-

MEDICANA BURSA Psikiyatri

PANİK ATAK NEDİR?

Panik atak, beklenmedik bir anda ve beklenmedik bir yerde aniden ortaya çıkan, yoğun korku ve kaygı nöbetidir. Panik atak belirtileri aniden başlar, 10-15 dakika içinde maksimuma ulaşır ve genelde 30 dakika içinde sonlanır.

Panik Atak Belirtileri:

    Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma,

    Çarpıntı, kalbin kuvvetli ya da hızlı vurması

    Terleme,

    Nefes darlığı ya da boğulur gibi olma,

    Soluğun kesilmesi,

    Baş dönmesi, sersemlik, düşecek ya da bayılacak gibi olma,

    Uyuşma ya da karıncalanma,

    Üşüme, ürperme ya da ateş basması ,

    Bulantı ya da karın ağrısı,

    Titreme ya da sarsılma,

    Kendini ya da çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme,

    Kontrolünü kaybetme ya da çıldırma korkusu,

    Ölüm korkusu.

Bir Panik Atağında bu belirtilerden en az 4 ya da daha fazlası bulunur.

PANİK BOZUKLUĞU NEDİR?

Panik bozukluğun dört temel özelliği vardır:

    Beklenmedik ve tekrarlayan panik ataklar,

    Ataklar arasında yeni bir atak gelecek diye kaygı duyma,

    Panik Ataklara bağlı olarak öleceğim ya da aklımı kaybedip çıldıracağım korkusu duymasına bağlı olarak yoğun üzüntü yaşama,

    Ataklara veya olası kötü sonuçlarına karşı önlem alma davranışları gösterme.

PANİK BOZUKLUĞU NEDEN OLUŞUR?

Panik Bozukluğunun neden oluştuğuna ilişkin iki bilimsel açıklama vardır:

    Beynimizde nöron adı verilen sinir hücrelerinden salgılanan, heyecan ve duygusal yaşantılarımızı düzenleyen bazı beyin hormonlarının anormal çalışması sonucu ve/ veya,

    Günlük yaşantımızda yaptığımız bazı davranışlarımızın sonucunda ortaya çıkan ve tamamen “doğal ve zararsız” olan çarpıntı, terleme, nefes sıkışıklığı ya da baş dönmesi gibi bedensel belirtilerin, hasta tarafından kötü bir hastalığın belirtileri olarak değerlendirilmesi ve bunun sonucunda da “kalp krizi geçiriyorum, öleceğim”, “çıldırıyorum”, “felç olacağım” şeklinde yanlış yorumlanması ile oluşur.

PANİK BOZUKLUĞUNUN TEDAVİSİ MÜMKÜN MÜDÜR?

Panik Bozukluğu, tedavisi mümkün bir hastalıktır. Bugün için etkinliği bilimsel araştırmalarla kanıtlanmış iki türlü tedavisi vardır. Bunlar: 1.İlaç tedavisi, 2.Bilişsel-davranışçı tedavidir.


İNTERNET BAĞIMLILIĞI

Bağımlılık kişiye zarar vermesine rağmen herhangi bir madde veya davranışa karşı aşırı istek duyma halidir. Bağımlılığın yapısını anlamak  kolay değildir fakat aşırı istek duyma, kontrolünü kaybetme ve ısrarcı olmak üç temel özelliğidir. Bağımlılık tam bir kısır döngüdür. Alışkanlığın bir adım sonrasıdır. Bağımlılığın fiziksel ve ruhsal olmak üzere 2 türü vardır.

Fiziksel bağımlılık, kişinin maddeyi fizyolojik olarak istemesi, bedenin buna uyum göstermesi ve almadığında belirtilerin ortaya çıkması ile karekterize bir durumdur. Neler fiziksel bağımlılık yapar? sorusuna gelince tarihsel süreçte ilk bağımlılık yapan madde olarak tanımlanan alkol ilk sıradadır. Sigara, ilaç, kafein ve uyuşturucu diğer fiziksel bağımlılık yapan maddelerdir.

Ruhsal (psikolojik) bağımlılık da, kişinin kendini duygusal olarak tatmin etmesi ön plandadır. Kumar bağımlılığı, internet bağımlılığı, cinsel bağımlılık, bir kişiye olan bağımlılık şeklinde görülebilir.  

Teknolojinin gelişimiyle birlikte bilgisayar, internet, tablet ve cep telefonları yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası oldu. Yaşamımızı kolaylaştırdılar fakat bazı riskleride beraberinde getirdiler. İnternet iletişim ve haberleşmeyi sağlamasının yanında birçok kişi içinde bağımlılığa dönüşmüş durumdadır. En sık kullanımın görüldüğü 12-18 yaş arasıda bağımlılık için önemli bir risk aralığıdır. Uzun süre internette vakit geçirmek, bir sonraki girişini sabırsızlıkla beklemek, çevresindekilere internette geçirdiği süre ile ilgili yalanlar söylemek, zorlayıcı istek duymak, okul başarısında düşüş, yaşıtları ile ilişki kurmakta zorlanma, suçluluk ile zevk alma duygusu arasında kalma, girmediğinde kendini kötü hissetme en önemli bağımlılık belrtileridir. Sanal bir kişiliğe bürünmek, bu kişilikle insanlarla iletişim kurmak heyecan vermektedir. Günümüzde internet kullanımı çocuklarımız için de şarttır. Bu yüzden sorunu ortadan kaldırmak, yasaklamak yanlış bir yöntemdir. İnternet konusunda bilgili olmak ve onlara doğru kullanım şeklini göstermek gerekir. Yapılması gereken şey internet kullanımının kontrol altına alınmasıdır. Bu yüzden hangi sitelere girdikleri  kontrol edilmeli, internet kullanım çizelgesi yapılmalı, internet filtresi eklenmeli, teknoloji ile ilgili onlarla sohbet edilmeli, sanal ortam dışında arkadaşlarıyla görüşmeleri desteklenmelidir. Çocuklarımızda bağımlılık gelişimini engellemek bunun gibi birkaç kolay yöntemle mümkün olabilir. Fakat en önemli olanı ise ebeveynlerin kendi bağımlılıklarını kontrol altına alarak iyi örnek olmalarıdır.










Yaşlılarda görülen psikiyatrik rahatsızlıklar

Günümüzde ortalama yaşın artmasına paralel olarak yaşlı popülasyonu da giderek çoğalmakta, yaşlanmayla birlikte bedensel değişiklikler ve tıbbi problemler de artmaktadır. Bunlara bağlı yeti yitimi ve ekonomik zorluklar da, bu dönemde görülen psikolojik ve sosyokültürel değişiklikleri önemli oranda etkilemektedir. Ülkemizde ortalama ömrün 64.4 yıl olduğu bildirilmiştir. Kadınlarda ortalama yaşam süresinin daha uzun olması sebebiyle, yaşlı nüfus içinde kadınların erkeklere oranı daha fazla olmaktadır.

Yaşlanma süreci biyolojik, psikolojik ve sosyal olmak üzere üç gruba ayrılır. Sinir sisteminde yaşlanmayla birlikte, beyin kan akımında ve hücrelerin ayrıca hücreler arası bağlantıların sayısında azalmaya bağlı olarak beynin ağırlığı ve hacmi azalmaktadır. Bu durumda depresyonda rol oynayan molekülerdeki değişikliklere benzer değişiklikler yaşlılıkda da oluşmaktadır.

Yaşlanma ile birlikte görme ve işitme azlığı gibi duyu alanlarında da fonksiyon kaybı olmaktadır. Bunun sonucunda soruları anlayamama, cevap verememe gibi sıkıntılar ortaya çıkmakta ve bu sorunların ilerlemesi ile de kognitif yetersizlikler, depresyon, anksiyete bozuklukları belirmektedir. Yaşlılıkta bunlar gibi bedensel değişikliklerle olmakla birlikte sosyal ve psikolojik değişiklikler de olmaktadır. Elde bulundurulan güç, saygınlık, ekonomik bağımsızlık, işlevsellik, yoğun yaşam koşulları azalmakta, kişi etken pozisyondan edilgen pozisyona gelmektedir. En önemli toplumsal değişikliklerden birisi de emekliliktir. Emeklilik, gelirde azalma, sosyal konum kaybı ve bakıma muhtaç hale gelme olarak yorumlanabilir . Bu yüzden emeklilikle birlikte kişilerde ruhsal değişikler gözlenebilir.

Yaşlanma ile birlikte psikiyatrik belirtilerden bazılarında artma görülmektedir. En sık rastlanan psikiyatrik hastalıklar arasında ilk sırayı depresyon almaktadır. Depresyona sıklıkla anksiyete eşlik etmektedir. Depresyondan sonra gelen diğer psikiyatrik hastalıklar demans, deliryum, psikotik bozukluklar ve kişilik bozukluklarıdır.

Yaşlılıkta en sık görülen hastalık olan depresyonda; fiziksel hastalıklar, sosyal destek azlığı, kadın olma, düşük gelir düzeyi ve kognitif yetersizlik kolaylaştırıcı faktördür. Yaşlılıkta görülen depresyonla genç yaşta görülen depresyon arasında belirgin farklar olmamasına rağmen, yaşlılarda kilo kaybı, somatik yakınmalar (özellikle başağrısı ve tinnitus gibi) ve bellekde bozulmalar daha ön plandadır . İleri yaşlarda görülen depresyonda hüzün, elem, üzüntü gibi duygular ön planda olmayabilir. Yaşlılarda görülen depresyonda kilo alma ya da kilo kaybı, uykuya dalma ya da uykuyu sürdürmede zorluk gibi semptomlara daha sıklıkla rastlanmaktadır. Depresyon tedavi edilmezse ölümcül bir sonuçla son bulur. Özellikle yaşlılarda depresyon tanısı konduğunda intihar düşüncesi sorgulanmadır. Çünkü yaşlılıkta intihar girişim oranı %75 civarındadır ve çoğunlukla ölümcül sonuçlara neden olan ciddi girişimlerdir. Ölüm oranı özellikle erkeklerde fazladır. Yaşlılarda depresyonu tanımak zordur. Yaşlı populasyonda %40'a ulaşan bir oranda depresyonun teşhis edilemediği saptanmıştır. Tanı konulamamasının nedenleri çeşitlidir. Birincisi, doktorlar, hastalar ve hasta yakınları sıklıkla yaşlıdaki depresif şikayetleri yaşlanma sürecinin normal psikolojik sonucu olduğunu düşünürler. Depresif belirtileri fiziksel hastalığa atfederler. Bu durum hastaların daha sıklıkla bedensel şikayetleri bildirmeye istekli ve erken depresif semptomları sıklıkla unutmalarından kaynaklanabilir. Yaşlıların fiziksel hastalıkları için çeşitli ilaç kullanmaları ve demans-depresyon tablosunun birlikte bulunması tanıyı zorlaştırır.

Yaşlılıkta depresyonla başetmenin prensipleri vardır. Bütün branş hekimlerin ve aile hekimlerinin yaşlılıkta depresyon konusunda dikkatli olması gerekir. Yaşlılıkta depresyon ayrı ve tedavi edilebilir bir hastalık olduğu unutulmamalı ve depresyon yaşlanmanın doğal bir sonucu değildir. Yaşlıların uygun farmakolojik tedavi almaları ve psikolojik müdahale görmeleri haklarıdır. Tedavi edilmeyen depresyon ikincil fiziksel hastalıkların gelişmesine, işlevselliğin kaybına, yaşam kalitesinde düşmeye neden olur.

Demans yaşlılarda en sık görülen bir diğer hastalıktır. Demansı olan hastalarda depresyon sıklığı artış göstermektedir. Alzheimer’lı hastaların yaklaşık %30’unda depresif hastalık öyküsü vardır. Demanslı hastalarda görülen davranış değişikliği mental durumdaki dalgalanmalar depresyon yönünden uyarıcı olabilir.

Yaşlılarda anksiyete bozukluğuda görülebilir. Fakat agorafobi dışında anksiyete bozukluklarının birincil olarak yaşlılıkta başlaması nadirdir. Genellikle klinik ortamda görülen ‘yaşlanan’ hastalardaki uzun süreli anksiyete bozukluklarıdır, bazen ileri yaşta şiddeti artabilir. Eğer ilk kez ileri yaşta ortaya çıkıyorsa mutlaka eştanıları düşünmek gerekir; depresyon, demans veya yeni eklenen bir fiziksel hastalık gibi. Fobilerde yaşlılar ile gençlerde görülen belirtiler için farklı ölçütler yoktur. Yaşlılıkta düşme korkusu, fiziksel yetersizlik gibi açıklamalarla saklanmaya çalışılan ve sosyal geri çekilmeye neden olan agorafobi sıklıkla görülebilir. Panik bozukluk için 65 yaş üstünde bildirilen sıklık %0.5’ten az olduğudur. Yine birincil olarak ileri yaşta başlaması nadirdir. Ama olursa tanı ölçütleri gençlerinkinden farklı değildir. Özellikle kalp ve akciğer hastalıkları olmak üzere sıklıkla başka hastalıklarla birliktedir.

Yaşlılar da diğer yaş gruplarındaki bireyler kadar mutlu, üretken olabilecekleri, değişebilme, uyum sağlayabilme, yeni şeyleri öğrenebilme yetilerinin olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu yaş grubunda görülen psikiyatrik bozuklukların doğru tanı ve uygun sağaltımı bir kat daha önem kazanmaktadır. Yaşlılarda görülen psikiyatrik tabloların özelliklerinin bilinmesi, bu hastalara daha kolay ve doğru yaklaşımı sağlayacaktır.


YAYGIN ANKSİYETE BOZUKLUĞU

‘’Hayatım talihsizliklerle dolu, bunların çoğu hiç gerçekleşmedi’’ Montaigne

Yaygın Anksiyete Bozukluğu (YAB) olan kişilerde “sürekli, aşırı ve durumla uygun olmayan bir endişe durumu” söz konusudur. Bu kişiler her durumda olası en kötü sonucu düşünürler, herşey kendi denetimlerinin dışındadır, iyi bir olasılık ya da geriye dönüş mümkün değildir. Denetlenemez nitelikte olan endişe hali en az altı ay boyunca hemen hergün vardır ve gün boyunca sürer.

Her 100 kişiden 5-6’sı yaşamlarının herhangi bir zamanında bu rahatsızlığı yaşayabilir. YAB yaşlılıkta en sık görülen anksiyete bozukluğudur. Yaygın Anksiyete Bozukluğu Belirtileri Nelerdir?

Gerçek bir neden yokken ya da nedeni olsa bile durumla uygunsuz olan, aşırı ve denetlenemeyen nitelikteki endişe hastalığın temel belirtisidir.

Yaygın Anksiyete Bozukluğu hastalarının endişe içerikleri, normal kişilerin endişelerinden farksızdır. Fark, endişenin kontrol edilememesi ve sonuçlarıyla ilgilidir.

YAB’daki ve hasta olmayanlardaki endişenin içeriği benzerdir. İş ve akademik performans, aile ve kişilerarası ilişkiler, hastalık, sağlık ve yaralanma ve çeşitli konular (dakiklik, ev/araba tamiri) ile alakalı endişeler olur.

Endişe, azdan çoğa doğru uzanan bir süreklilik olarak düşünülebilecek normal bir olgudur.

YAB' da bir çözüm bulunmaksızın, tehlike sürekli olarak prova edilir.

Algılanan tehdit sadece hayal dünyasında bulunmakta ve zihinde tasarlanmaktadır. Bunu önlemek için etkili savaş ya da kaç cevabı yoktur. Yani çözüm için zihinsel süreçler devrededir.


“Aşırı evhamlı” olarak tanınırlar.

Yorgunluk, dikkat bozukluğu ve konsantrasyon güçlüğü, en ufak sesle kolayca irkilme, uykuya dalamama ve gece sık sık uyanma diğer önemli belirtilerdir.

YAB’a sıklıkla sanki fiziksel bir hastalık varmışçasına kendini gösteren bazı bedensel belirtiler eşlik eder. Bu belirtiler: nedensiz yorgunluk, başağrısı ve kas ağrıları, yutma güçlüğü, titreme ve seyirmeler, terleme, tahammülsüzlük, bulantı, sersemlik hissi, sıcak basması gibi fiziksel yakınmalardır.


Yaygın Anksiyete Bozukluğu Nasıl Oluşur?

Stresler YAB’ın gelişiminde önemli rol oynar. Yaşam olayları çoğu ruh sağlığı probleminin yordayıcısıdır.

Güvensiz bağlanma, anksiyete bozukluklarının gelişimini öngörücüsüdür.


Başetme stratejisi olarak kaygılanmayı kullanan ebeveynler rol model olabilir.

Çocukluk dönemi ve genç erişkinlik çağları arasında başlayan YAB, yavaş ve sinsi bir gelişim gösterir. Hastalığın belirtileri dönem dönem iyileşmeler ve alevlenmeler gösterir. Stresli yaşam olayları olduğunda belirtiler çoğunlukla kötüleşir. Hastalığın oluşmasında “kalıtsal etkenler, beyin nörokimyasındaki değişiklikler, kişilik özellikleri ve stres verici yaşam olayları” etkilidir.

Hastalar yorgunluk, gerginlik, kas ağrısı ve başağrısı gibi bedensel belirtiler nedeniyle çoğu zaman psikiyatri dışı branş hekimlerine başvururlar ve doğru tanının konması ve uygun biçimde tedavi edilmesi gecikebilir.

Yaygın Anksiyete Bozukluğu Tedavi Edilebilir mi?


YAB tedavi edilebilir bir hastalıktır.

İlk yapılması gereken bir psikiyatri uzmanına başvurmaktır. İlk başvuruda kapsamlı bir psikiyatrik değerlendirmenin yanı sıra, bu belirtilerin herhangi bir fiziksel hastalıktan kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlamak için bazı incelemeler yapılacaktır.

Tedavi gören YAB’lı hastaların çoğunluğu tedaviden yarar görür. Psikoterapi ya da ilaç tedavileri uygulanabilir. Bu yöntemlerden birinin ya da birlikte uygulanmasının etkin olduğu gösterilmiştir. Hangi tür tedavinin size uygun olabileceğine doktorunuzla birlikte karar vermek yerinde olacaktır. Bir kişi için uygun olan bir tedavi, diğeri için uygun olmayabilir.

İlaç tedavisinin etkisi birkaç haftadan önce başlamayacaktır. İlaç tedavisi belirtiler tamamen düzelene kadar sürmelidir. Tam düzelme sağlandıktan sonrada tedaviye en az 1 yıl daha devam edilmelidir.

İNTERNET ve AKILLI TELEFON BAĞIMLILIĞI

Teknolojik araçlar, kaydettikleri ilerlemeler nedeniyle insan hayatının vazgeçilmez unsurları haline gelmiştir. Bilgilerin depolanması, taşınması ve işlenmesi alanlarında büyük gelişmeler yaşadığımız çağımızda teknolojik ürün, mağazadan alınıp eve getirilene kadar eskimektedir. Teknolojinin gelişimiyle birlikte bilgisayar, internet, tablet ve cep telefonları yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası oldu.

Teknolojinin yoğun kullanımı ayrıca problemli veya patolojik tüketimi de neden olmuştur. Bu bağlamda “teknoloji bir bağımlılık olabilir mi?” sorusu sıklıkla tartışılan konulardan birisidir. Son yıllarda “internet bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı, dijital oyun bağımlılığı ve akıllı telefon bağımlılığı gibi teknolojik bağımlılıkların efsane mi?, yoksa gerçekten davranışsal bağımlılık mı?” sorusuna cevap aranmaktadır.

1876 yılında Graham Bell tarafından telefonun icadı ile başlayan telefon teknolojisi her ne kadar gelişim gösterse de kablolu olması nedeniyle bir yere bağlı kalmıştır. Zaman içinde mobilite kavramı ile yeni nesil kablosuz iletişim araçları gelişmeye başlamış ve kullanıcı sayısının her geçen gün arttığı mobil telefonlar dünyada en hızlı gelişen sektörlerden biri olmuştur.

Günümüzde akıllı telefonlar, telefon görüşmeleri yapılabilmesi yanında SMS, GPS, Wi-Fi, Bluetooth gibi gelişmiş bağlantı seçenekleri; internet bağlantısı, uygulamaların yüklenebileceği bir uygulama marketi, üzerinde uygulama geliştirilebilen bir mobil işletim sistemi, dokunmatik ekran, dahili ya da arttırılabilir hafıza, navigasyon, görüntü ve ses kaydı gibi özelliklere sahip olabilmektedir. Bu fonksiyonlara sahip akıllı telefonlar insan hayatını önemli ölçüde etkilemiştir. Artık her konuda akıllı telefondan yardım alınmakta, not almak yerine hemen telefonla fotoğraf çekilmekte, hatta artık derslerde bile not tutmak yerine sunuların ya da materyallerin fotoğrafları çekilmektedir.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yapılan “Hane Halkı Bilişim Teknolojileri Kullanımı’’ araştırmasının 2016 yılı verilerine göre, Türkiye’de bilgisayar ve internet kullanım oranları 16-74 yaş grubundaki bireylerde %55,9 olduğu, en yüksek kullanım oranının %77 ile 16-24 yaş grubunda olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca aynı araştırmaya göre mobil telefon kullanım oranı % 96,9’dur.  Türkiye’de interneti ve cep telefonunu en çok gençlerin kullanması, gençlerin akıllı telefon ve internet bağımlılığı açısından riskli grup yapmaktadır.

Akıllı telefon kullanımının bu oranda yaygın olması “alışkanlık mı, dürtü bozukluğu mu yoksa bağımlılık mı?” sorusunu akla getirmektedir. Güncel yaşantıda var olan, hayatı zenginleştiren, hayatı sıkıntıya sokmayan aktiviteler alışkanlıklardır. Bu alışkanlıklar bağımlılık oluşturduğu zaman başarısızlığa götürür ve kontrol edilemez bir hal alır.

Bağımlılık kavramı Latince’de kendini başkasına adamak anlamına gelen “addicere” kelimesinden türetilmiştir . Genel olarak bağımlılık “bir nesneye, kişiye ya da varlığa önlenemez bir şekilde sürekli olarak istek duyma ve bir başka iradenin güdümünde olma durumu” şeklinde tanımlanmaktadır. Bağımlılık “bir maddenin ya da bir etkinliğin bireylerin ruhsal ve bedensel sağlığına ya da sosyal yaşamına zarar vermesine, kötü yönde etkilemesine karşın kullanımının devam etmesi, söz konusu madde alımını veya eylemi yinelemeye yönelik önüne geçilemez istek duyma hali” şeklinde tanımlanabilir.

Kafein, sigara, esrar, uyuşturucu, alkol gibi maddelere karşı fiziksel bir istek içinde olma durumuna fiziksel ya da biyolojik bağımlılık denilir. Psikolojik ya da davranışsal bağımlılık ise, bağımlısı olduğu etkinlikten haz alma, günlük yaşamını buna göre düzenlediği için yaşamının olumsuz yönde etkilemesi olarak tanımlanmaktadır. Örneğin, marka bağımlılığı, internet bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı, akıllı telefon bağımlılığı davranışsal bağımlılık olarak kabul edilmektedir.

Akıllı telefonlar, günlük hayata getirdiği yenilikler ve kolaylıklarla beraber bir takım problemlere de neden olmuştur. Bunlara örnek olarak;

-Sürekli ekrana bakma nedenli baş ağrısı ve göz bozukluğu, uyku bozukluğu gibi sağlık sorunları oluşması

-Sosyal medya takibi ve mesajla haberleşme nedeniyle yüz yüze iletişimin azalması ve insanların a-sosyalleşmesine neden olması

Sürekli cep telefonunu kontrol etme isteği nedeniyle konsantrasyon bozukluğu görülmesi

Herkesle rahat iletişim sayesinde yanlış kişilerle tanışıp insanların sağlıksız ve yasal olmayan ortamlara çekilmesine neden olması

Bakma takıntısına, takıntılı kullanma ve endişe seviyesinde artmaya ve bağımlılığa sebep olabildiği,

Dikkat dağıtıcı özelliğinden ötürü evde, işyerinde, trafikte kazalara sebep olduğu

Casus yazılımlar nedeniyle insanların özel hayatına müdahale edilebilmesi ve şifrelerinin alınabilmesi gibi değişik sorunların ortaya çıkmasına neden olduğu gözlemlenmektedir.

Ayrıca, gençlerde artan mobil telefon kullanımı psikolojiye yeni bir fobi terimi kazandırmıştır. “Nomofobi (no mobile phobia)” akıllı telefon ve mobil internetten yoksun kalma korkusudur.

Nomofobik bireylerin karakteristik özellikleri olarak; sürekli mesaj veya çağrı olup olmadığını kontrol etme, kapsama alanı dışı veya kullanımın kısıtlı olduğu yerlerde endişe ve gerginlik duyma, telefonu 24 saat açık bırakma, yatağa akıllı telefon ile girme gibi davranışlar sıralanmaktadır.

Teknolojinin beraberinde getirdiği kolaylıklardan kontrolsüzce faydalanırken, kısa zamanda bu cihazların bağımlısı haline gelen genç bireylerin çeşitli sağlık problemleri yaşayabilecekleri görülmektedir. Akıllı telefon kullanımın yol açtığı problemlere yönelik ailelerin ve sağlık profesyonellerinin gerekli tedbirleri alması, ilkokul çağına kadar inen akıllı telefon kullanımının amaca yönelik olması ve kontrol altına alınması gerekmektedir.

İNTERNET ve AKILLI TELEFON BAĞIMLILIĞI

Teknolojik araçlar, kaydettikleri ilerlemeler nedeniyle insan hayatının vazgeçilmez unsurları haline gelmiştir. Bilgilerin depolanması, taşınması ve işlenmesi alanlarında büyük gelişmeler yaşadığımız çağımızda teknolojik ürün, mağazadan alınıp eve getirilene kadar eskimektedir. Teknolojinin gelişimiyle birlikte bilgisayar, internet, tablet ve cep telefonları yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası oldu.

Teknolojinin yoğun kullanımı ayrıca problemli veya patolojik tüketimi de neden olmuştur. Bu bağlamda “teknoloji bir bağımlılık olabilir mi?” sorusu sıklıkla tartışılan konulardan birisidir. Son yıllarda “internet bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı, dijital oyun bağımlılığı ve akıllı telefon bağımlılığı gibi teknolojik bağımlılıkların efsane mi?, yoksa gerçekten davranışsal bağımlılık mı?” sorusuna cevap aranmaktadır.

1876 yılında Graham Bell tarafından telefonun icadı ile başlayan telefon teknolojisi her ne kadar gelişim gösterse de kablolu olması nedeniyle bir yere bağlı kalmıştır. Zaman içinde mobilite kavramı ile yeni nesil kablosuz iletişim araçları gelişmeye başlamış ve kullanıcı sayısının her geçen gün arttığı mobil telefonlar dünyada en hızlı gelişen sektörlerden biri olmuştur.

Günümüzde akıllı telefonlar, telefon görüşmeleri yapılabilmesi yanında SMS, GPS, Wi-Fi, Bluetooth gibi gelişmiş bağlantı seçenekleri; internet bağlantısı, uygulamaların yüklenebileceği bir uygulama marketi, üzerinde uygulama geliştirilebilen bir mobil işletim sistemi, dokunmatik ekran, dahili ya da arttırılabilir hafıza, navigasyon, görüntü ve ses kaydı gibi özelliklere sahip olabilmektedir. Bu fonksiyonlara sahip akıllı telefonlar insan hayatını önemli ölçüde etkilemiştir. Artık her konuda akıllı telefondan yardım alınmakta, not almak yerine hemen telefonla fotoğraf çekilmekte, hatta artık derslerde bile not tutmak yerine sunuların ya da materyallerin fotoğrafları çekilmektedir.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yapılan “Hane Halkı Bilişim Teknolojileri Kullanımı’’ araştırmasının 2016 yılı verilerine göre, Türkiye’de bilgisayar ve internet kullanım oranları 16-74 yaş grubundaki bireylerde %55,9 olduğu, en yüksek kullanım oranının %77 ile 16-24 yaş grubunda olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca aynı araştırmaya göre mobil telefon kullanım oranı % 96,9’dur.  Türkiye’de interneti ve cep telefonunu en çok gençlerin kullanması, gençlerin akıllı telefon ve internet bağımlılığı açısından riskli grup yapmaktadır.

Akıllı telefon kullanımının bu oranda yaygın olması “alışkanlık mı, dürtü bozukluğu mu yoksa bağımlılık mı?” sorusunu akla getirmektedir. Güncel yaşantıda var olan, hayatı zenginleştiren, hayatı sıkıntıya sokmayan aktiviteler alışkanlıklardır. Bu alışkanlıklar bağımlılık oluşturduğu zaman başarısızlığa götürür ve kontrol edilemez bir hal alır.

Bağımlılık kavramı Latince’de kendini başkasına adamak anlamına gelen “addicere” kelimesinden türetilmiştir . Genel olarak bağımlılık “bir nesneye, kişiye ya da varlığa önlenemez bir şekilde sürekli olarak istek duyma ve bir başka iradenin güdümünde olma durumu” şeklinde tanımlanmaktadır. Bağımlılık “bir maddenin ya da bir etkinliğin bireylerin ruhsal ve bedensel sağlığına ya da sosyal yaşamına zarar vermesine, kötü yönde etkilemesine karşın kullanımının devam etmesi, söz konusu madde alımını veya eylemi yinelemeye yönelik önüne geçilemez istek duyma hali” şeklinde tanımlanabilir.

Kafein, sigara, esrar, uyuşturucu, alkol gibi maddelere karşı fiziksel bir istek içinde olma durumuna fiziksel ya da biyolojik bağımlılık denilir. Psikolojik ya da davranışsal bağımlılık ise, bağımlısı olduğu etkinlikten haz alma, günlük yaşamını buna göre düzenlediği için yaşamının olumsuz yönde etkilemesi olarak tanımlanmaktadır. Örneğin, marka bağımlılığı, internet bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı, akıllı telefon bağımlılığı davranışsal bağımlılık olarak kabul edilmektedir.

Akıllı telefonlar, günlük hayata getirdiği yenilikler ve kolaylıklarla beraber bir takım problemlere de neden olmuştur. Bunlara örnek olarak;

-Sürekli ekrana bakma nedenli baş ağrısı ve göz bozukluğu, uyku bozukluğu gibi sağlık sorunları oluşması

-Sosyal medya takibi ve mesajla haberleşme nedeniyle yüz yüze iletişimin azalması ve insanların a-sosyalleşmesine neden olması

-Sürekli cep telefonunu kontrol etme isteği nedeniyle konsantrasyon bozukluğu görülmesi

-Herkesle rahat iletişim sayesinde yanlış kişilerle tanışıp insanların sağlıksız ve yasal olmayan ortamlara çekilmesine neden olması

-Bakma takıntısına, takıntılı kullanma ve endişe seviyesinde artmaya ve bağımlılığa sebep olabildiği,

-Dikkat dağıtıcı özelliğinden ötürü evde, işyerinde, trafikte kazalara sebep olduğu

 -Casus yazılımlar nedeniyle insanların özel hayatına müdahale edilebilmesi ve şifrelerinin alınabilmesi gibi değişik sorunların ortaya çıkmasına neden olduğu gözlemlenmektedir.

Ayrıca, gençlerde artan mobil telefon kullanımı psikolojiye yeni bir fobi terimi kazandırmıştır. “Nomofobi (no mobile phobia)” akıllı telefon ve mobil internetten yoksun kalma korkusudur.

Nomofobik bireylerin karakteristik özellikleri olarak; sürekli mesaj veya çağrı olup olmadığını kontrol etme, kapsama alanı dışı veya kullanımın kısıtlı olduğu yerlerde endişe ve gerginlik duyma, telefonu 24 saat açık bırakma, yatağa akıllı telefon ile girme gibi davranışlar sıralanmaktadır.

Teknolojinin beraberinde getirdiği kolaylıklardan kontrolsüzce faydalanırken, kısa zamanda bu cihazların bağımlısı haline gelen genç bireylerin çeşitli sağlık problemleri yaşayabilecekleri görülmektedir. Akıllı telefon kullanımın yol açtığı problemlere yönelik ailelerin ve sağlık profesyonellerinin gerekli tedbirleri alması, ilkokul çağına kadar inen akıllı telefon kullanımının amaca yönelik olması ve kontrol altına alınması gerekmektedir.

 

Yaşlılarda görülen psikiyatrik rahatsızlıklar

Günümüzde ortalama yaşın artmasına paralel olarak yaşlı popülasyonu da giderek çoğalmakta, yaşlanmayla birlikte bedensel değişiklikler ve tıbbi problemler de artmaktadır. Bunlara bağlı yeti yitimi ve ekonomik zorluklar da, bu dönemde görülen psikolojik ve sosyokültürel değişiklikleri önemli oranda etkilemektedir. Ülkemizde ortalama ömrün 64.4 yıl olduğu bildirilmiştir. Kadınlarda ortalama yaşam süresinin daha uzun olması sebebiyle, yaşlı nüfus içinde kadınların erkeklere oranı daha fazla olmaktadır.

Yaşlanma süreci biyolojik, psikolojik ve sosyal olmak üzere üç gruba ayrılır. Sinir sisteminde yaşlanmayla birlikte, beyin kan akımında ve hücrelerin ayrıca hücreler arası bağlantıların sayısında azalmaya bağlı olarak beynin ağırlığı ve hacmi azalmaktadır. Bu durumda depresyonda rol oynayan molekülerdeki değişikliklere benzer değişiklikler yaşlılıkda da oluşmaktadır.

Yaşlanma ile birlikte görme ve işitme azlığı gibi duyu alanlarında da fonksiyon kaybı olmaktadır. Bunun sonucunda soruları anlayamama, cevap verememe gibi sıkıntılar ortaya çıkmakta ve bu sorunların ilerlemesi ile de kognitif yetersizlikler, depresyon, anksiyete bozuklukları belirmektedir. Yaşlılıkta bunlar gibi bedensel değişikliklerle olmakla birlikte sosyal ve psikolojik değişiklikler de olmaktadır. Elde bulundurulan güç, saygınlık, ekonomik bağımsızlık, işlevsellik, yoğun yaşam koşulları azalmakta, kişi etken pozisyondan edilgen pozisyona gelmektedir. En önemli toplumsal değişikliklerden birisi de emekliliktir. Emeklilik, gelirde azalma, sosyal konum kaybı ve bakıma muhtaç hale gelme olarak yorumlanabilir . Bu yüzden emeklilikle birlikte kişilerde ruhsal değişikler gözlenebilir.

Yaşlanma ile birlikte psikiyatrik belirtilerden bazılarında artma görülmektedir. En sık rastlanan psikiyatrik hastalıklar arasında ilk sırayı depresyon almaktadır. Depresyona sıklıkla anksiyete eşlik etmektedir. Depresyondan sonra gelen diğer psikiyatrik hastalıklar demans, deliryum, psikotik bozukluklar ve kişilik bozukluklarıdır.

Yaşlılıkta en sık görülen hastalık olan depresyonda; fiziksel hastalıklar, sosyal destek azlığı, kadın olma, düşük gelir düzeyi ve kognitif yetersizlik kolaylaştırıcı faktördür. Yaşlılıkta görülen depresyonla genç yaşta görülen depresyon arasında belirgin farklar olmamasına rağmen, yaşlılarda kilo kaybı, somatik yakınmalar (özellikle başağrısı ve tinnitus gibi) ve bellekde bozulmalar daha ön plandadır . İleri yaşlarda görülen depresyonda hüzün, elem, üzüntü gibi duygular ön planda olmayabilir. Yaşlılarda görülen depresyonda kilo alma ya da kilo kaybı, uykuya dalma ya da uykuyu sürdürmede zorluk gibi semptomlara daha sıklıkla rastlanmaktadır. Depresyon tedavi edilmezse ölümcül bir sonuçla son bulur. Özellikle yaşlılarda depresyon tanısı konduğunda intihar düşüncesi sorgulanmadır. Çünkü yaşlılıkta intihar girişim oranı %75 civarındadır ve çoğunlukla ölümcül sonuçlara neden olan ciddi girişimlerdir. Ölüm oranı özellikle erkeklerde fazladır. Yaşlılarda depresyonu tanımak zordur. Yaşlı populasyonda %40'a ulaşan bir oranda depresyonun teşhis edilemediği saptanmıştır. Tanı konulamamasının nedenleri çeşitlidir. Birincisi, doktorlar, hastalar ve hasta yakınları sıklıkla yaşlıdaki depresif şikayetleri yaşlanma sürecinin normal psikolojik sonucu olduğunu düşünürler. Depresif belirtileri fiziksel hastalığa atfederler. Bu durum hastaların daha sıklıkla bedensel şikayetleri bildirmeye istekli ve erken depresif semptomları sıklıkla unutmalarından kaynaklanabilir. Yaşlıların fiziksel hastalıkları için çeşitli ilaç kullanmaları ve demans-depresyon tablosunun birlikte bulunması tanıyı zorlaştırır.

Yaşlılıkta depresyonla başetmenin prensipleri vardır. Bütün branş hekimlerin ve aile hekimlerinin yaşlılıkta depresyon konusunda dikkatli olması gerekir. Yaşlılıkta depresyon ayrı ve tedavi edilebilir bir hastalık olduğu unutulmamalı ve depresyon yaşlanmanın doğal bir sonucu değildir. Yaşlıların uygun farmakolojik tedavi almaları ve psikolojik müdahale görmeleri haklarıdır. Tedavi edilmeyen depresyon ikincil fiziksel hastalıkların gelişmesine, işlevselliğin kaybına, yaşam kalitesinde düşmeye neden olur.

Demans yaşlılarda en sık görülen bir diğer hastalıktır. Demansı olan hastalarda depresyon sıklığı artış göstermektedir. Alzheimer’lı hastaların yaklaşık %30’unda depresif hastalık öyküsü vardır. Demanslı hastalarda görülen davranış değişikliği mental durumdaki dalgalanmalar depresyon yönünden uyarıcı olabilir.

Yaşlılarda anksiyete bozukluğuda görülebilir. Fakat agorafobi dışında anksiyete bozukluklarının birincil olarak yaşlılıkta başlaması nadirdir. Genellikle klinik ortamda görülen ‘yaşlanan’ hastalardaki uzun süreli anksiyete bozukluklarıdır, bazen ileri yaşta şiddeti artabilir. Eğer ilk kez ileri yaşta ortaya çıkıyorsa mutlaka eştanıları düşünmek gerekir; depresyon, demans veya yeni eklenen bir fiziksel hastalık gibi. Fobilerde yaşlılar ile gençlerde görülen belirtiler için farklı ölçütler yoktur. Yaşlılıkta düşme korkusu, fiziksel yetersizlik gibi açıklamalarla saklanmaya çalışılan ve sosyal geri çekilmeye neden olan agorafobi sıklıkla görülebilir. Panik bozukluk için 65 yaş üstünde bildirilen sıklık %0.5’ten az olduğudur. Yine birincil olarak ileri yaşta başlaması nadirdir. Ama olursa tanı ölçütleri gençlerinkinden farklı değildir. Özellikle kalp ve akciğer hastalıkları olmak üzere sıklıkla başka hastalıklarla birliktedir.

Yaşlılar da diğer yaş gruplarındaki bireyler kadar mutlu, üretken olabilecekleri, değişebilme, uyum sağlayabilme, yeni şeyleri öğrenebilme yetilerinin olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu yaş grubunda görülen psikiyatrik bozuklukların doğru tanı ve uygun sağaltımı bir kat daha önem kazanmaktadır. Yaşlılarda görülen psikiyatrik tabloların özelliklerinin bilinmesi, bu hastalara daha kolay ve doğru yaklaşımı sağlayacaktır.